Mordaglar's profileMORDAĞLARPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
SİVAS KATLİAMI UNUTULMASINSİVAS KATLİAMINI UNUTMAYALIM UNUTTURMAYALIM
|
MEHMET BÖLÜK'ün "El Tayyip Nasıl umut Oldu?" adlı çalışmasından derleyen SELAHATTİN EROL
SUNUŞ
Değerli Vatandaşlarımız,
|
alıntıdır:http://newsgroups.derkeiler.com/Archive/Soc/soc.culture.turkish/2006-01/msg00862.html
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, geride bıraktığımız ay, Manisa’da ‘’Mehmet Altan İlköğretim Okulu’’nun açılışını Kenan Evren'le birlikte yaptı. Arınç ve Evren, burada birlikte hayli vakit geçirdi. Arınç’ın neşesi, yüzünden okunuyordu.
‘’Başbakan Erdoğan, İşadamı Rıza Akça'nın kızı Ayşe Akça ile Dr. Hakan İlgün'ün nikah törenine katıldı. Nikahın şahitliklerini Başbakan Erdoğan ile 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren yaptı.’’
ŞİİRLER ÖKSÜZ KALDI
ŞAİR'İN ÖLÜMÜ
Bir acayip adamdı. Sanki başı hep belada, sürekli gençliğini arayan yorgun bir demokrat gibiydi. Şair ve söz yazarı Yusuf Hayaloğlu, 56 yaşında hayatını kaybetti.
Soluğu yetmedi daha fazla yaşamaya. Sevenlerine hediye olarak ayrılığı bıraktı.
Ahmet Kaya'nın sesinden akmıştı sözleri yüreğimize.
"Ah ulan Rıza... Sen de ölecek adam mıydın" dediğinde dostlarımızı, "Biz üç kişiydik" dediğinde sevdiklerimizi hatırladık. Birimiz Nazlıcan, birimiz Bedirhan, birimiz de Suphi olduk...
O yazdı, Ahmet Kaya söyledi, biz başkaldırdık. Haksızlığa, adaletsizliğe...
Yüreğimiz kanıyor, artık veda zamanı... Şairi kendi şiiriyle uğurlayalım:
Bazen acı dinmez,
bazen de yağmur..
sevgilim üzülme,
her şey unutulur..
suskunuz bu aksam üstü,
hasrete yanmışız, neylersin.."
ve
"birazdan kudurur deniz..
birazdan dalgaların sırtından,
üst üste fışkıran rüzgarlar,
bir intikam gibi saldırınca üstüne;
yüzüne şarkılar çarpar,
yüzüne şiirler çarpar, ağlarsın..
sen artık buralarda duramazsın..."
<> Vakit tamam, seni terk ediyorum. Bütün alışkanlıklardan öteye... Yorumsuz bir hayatı seçiyorum. Doymadım inan, kanmadım sevgine. Korkulu geceleri sayar gibi, Birden bire bir yıldız kayar gibi, Ellerim kurtulacak ellerinden Bir kuru dal ağaçtan kopar gibi. Aşk sa bitti, gül se hiç dermedik Bul kendini kuytularda hadi dal Sen bir suydun, sen bir ilaçtın. Hoşçakal iki gözüm hoşçakal. Vakit tamam seni terk ediyorum Bu incecik bir veda havasıdır Parmak uçlarına değen sıcaklık İncinen bir hayatın yarasıdır Kalacak tüm izlerin hayatımda Gözümden bir damla yaş aktığında Bir yer bulabilsem seni hatırlatmayan Kan tarlası gelincik şafağında Ölümse korktum savaşsa hep kaçtım Vur kendini korkularda hadi al Seninle bir bütün olabilirdik Hoşçakal iki gözüm hoşçakal
GİTTİ AH GİTTİ
Yusuf HAYALOĞLU
Asi küheylanı kaybettikYazdığı şiirler ve şarkı sözleriyle adını, dinleyicilerinin yüreğine işleyen Yusuf Hayaloğlu hayatını kaybetti. "Hani Benim Gençliğim", "Başım Belada", "Kod Adı Bahtiyar, "Başkaldırıyorum", "Ayrılığın Hediyesi" ve "Yüreğim Kanıyor" gibi eşsiz şarkı sözlerini yazan şair, solunum yetmezliğinden hayata gözlerini yumdu. BAŞIMIZ SAĞOLSUN, SEVDAMIZLA, SEVGİMİZLE, SAYGIMIZLA UĞURLAR OLSUN
Mordağlar
Tearitdown.org Uluslararası Af Örgütü’nün yasadışı ABD gözaltılarının sona ermesi için kurduğu küresel bir girişim ve Counter Terror With Justice kampanyasının online eylemidir.
Yasadışı ABD gözaltılarını sona erdrmek için yaptığımız kampanya, ABD yetkililerinin Guantánamo’yu kapatmak, gizli gözaltı ve yargısız infazı sonlandırmak için atacağı pratik ve olumlu adımların ana hatlarını çizen bir çerçeveye dayanır.
Diğer hükümetlerden,bu tutukluların korunmalarında oynayacakları önemli rolün farkına varmalarını ve gözaltı ve transferleri için ABD’den gelen her türlü işbirliği talebini reddetmelerini istiyoruz.
Uluslararası Af Örgütü’nün Terörle Mücadelede Adalet kampanyası hakkındaki güncellemeleri almak için kaydol.
Her seferinde bir piksel
Bu zulmü durdurabilecek gücümüzün olduğuna inanıyoruz.
Her piksel hukuksuzluğu ve bu sistemdeki insan hakları ihlallerini durduracak bireysel gücümüzü temsil ediyor.
Her seferinde bir kişinin bir piksel açmasını ve bu insan hakları skandalını durdurmadaki kararlığı göstermesini istiyoruz.
EVET ARKADAŞLAR RESİMLERE TIKLAYARAK İLGİLİ SİTEYE GİDİP BİRER PİKSEL KAPATALIM BU ZULMÜ, BU İŞKENCELERİ, ABD NİN YASADIŞI PİSLİKLERİNİ BİRLİKTE KAPATALIM HAYDİ SİTEYE GİDİN VE BİR PİKSEL DE SİZ KAPATIN
Akılalmaz fetvalar!
Başbakan'ın boykot çağrısına fetvalı destek...
Boykotçu ilahiyatçıdan ‘fetvalar’
Başbakan'ın, bazı gazeteleri boykot çağrısına "farz" diyen Yeni Şafak gazetesinin köşe yazarı ilahiyatçı Prof. Hayrettin Karaman, 'katili af yetkisi maktulün ailesine aittir', 'imam nikahı yeterlidir' diyerek çok sayıda konuda ortaya attığı görüşleriyle tartışma yarattı
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "evinize sokmayın" diye işaret ettiği gazeteleri, "Boykot etmek farzdır" diye yazarak dikkatleri üzerinde toplayan Yeni Şafak köşe yazarı ilahiyatçı Prof. Dr. Hayrettin Karaman, daha önce de yine Başbakan Erdoğan'ın "Katili af yetkisi maktulün vârislerine aittir" yolundaki sözlerinin "İslama uygun" olduğu yolunda görüş belirten bir yazı kaleme almıştı.
Karaman'ın, İslam'ın miras hukukunda kadının hissesinin erkeğin aldığının yarısı kadar olmasının haklı nedenleri olduğu, hatta kadınların bu konuda "kârlı" çıktıkları, ancak günümüzde bu dengelerin değiştiği yolundaki görüşleri de tartışma yaratmıştı.
Karaman, günlük hayata ilişkin pek çok konuyu İslami açıdan değerlendirerek okurlarına sunuyor. Karaman'ın son zamanlarda "İslama uygunluk" açısından değerlendirdiği bazı konular ve hakkındaki düşünceleri şöyle:
'Laik insan Müslüman olmaz'
Bazı Müslüman'ım diyenler aynı zamanda inanarak "elhamdülillah laikim" diyorlarsa çelişkiye düşüyor, ben "hem kuşum hem insanım" demiş oluyorlar. Bu sözü inanmadan, korku veya siyaset sebebiyle söylüyorlarsa takıyye yapıyorlar demektir. Ama ben "laikim" demediğim gibi laiklikle İslam'ın bağdaşmayacağını da açıkça ifade ediyorum.
Ayrıca ben "Müslümanlar mecbur kalınca kerhen laik-demokrat olurlar" demiyorum, "Müslümanlar, bu düzenler İslam'a uygun olduğu için değil, mecbur oldukları için - ve din, mecburiyet halinde izin verdiği için- tahammül eder, fiilen uyum gösterirler" diyorum.
'Boşama yetkisi kocadadır'
-Evliliğin bir çok sonucundan biri, kadınla erkek arasındaki haramlığın ortadan kalkmasıdır. Bu bakımdan sıhhat şartlarına riayet edilmiş imam nikâhını geçerli ve yeterli saymak zorunludur, aksine bir delil bulunamaz. ...Karısını boşamakta ısrar eden bir kocayı zorla evliliğe mahkum etmenin bir anlamı ve faydası yoktur.
...Boşama yetkisinin kocadan tamamen alınması ise, bu yetkiyi ona veren naslara (ayetlere ve hadislere) aykırı olur.
'Katili varisler affeder'
"Başbakan “katili affetme yetkisi maktûlün varislerine aittir” deyince siyasi ve İslami muhalefetten itiraz sesleri yükseldi. 'Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve kalan diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, rabbinizden bir hafifletme, bir rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici bir azap vardır. Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız.' (Bakara: 2/178-179)
'Cami-Kilise-Sinagog olmaz'
Evet bazı zaman ve mekânlarda bu üç mabedin yan yana yapıldığı, Hz. Peygamber'in mescidinde Hıristiyanlara ibadet izini verdiği doğrudur. Ama bunlar (özelikle Peygamberimiz'in izni) zaruret yüzünden ve geçici hatta bir defaya mahsus-olmuştur. Peygamberimiz sıradan insanların, diğer dinlerin mabetlerine gitmelerini ve kitaplarını okurken dinlemelerini hoş karşılamamıştır.
Hem kitaplar hem de müfredat değişti. Kitaplara Alevilik hakkında doğru bilgiler kondu, ayrıca Diyanet de bazı temel Alevi kitaplarını yayımlamaya başladı. Bu dersin kalkmasını talep etmek bir bakıma ayrılıkçılığı talep etmek olur.
'Bakmanın bir sınırı var'
İslam'ı bilselerdi hem dinde hem de gelenekte erkeğin kadına bakması, dokunması, öpmesi, tenha yerlerde baş başa kalmaları gibi konularda sınırların bulunduğunu, asırlardır Müslümanların bunlara riayet ettiklerini, etmeyenlere iyi gözle bakmadıklarını bilirlerdi.
'Kadına yürümek, ayak zinası'
Ayrıca muteber kaynaklarda Peygamberimiz'in (s.a.) "Gözün zinasının şehvetle bakmak, elin zinasının şehvetle dokunmak, ayağın zinasının kötü maksatla kadına doğru yürümek, dilin zinasının ilişki üzerine konuşmak, ağzın zinasının öpmek... olduğunu, kalbin (nefsin) zinaya meylettiğini, arzuladığını, organların ise buna uyduğunu veya uymadığını" açıkladığını bilirlerdi.
‘Faizci bankadan maaş alınmaz'
Maaşlar faizci bankalardan alındığı takdirde iki sakınca doğuyor:
1.Bankaya paranızla faizcilik yapma imkanı vermiş oluyorsunuz.
2. Gelirinin çok büyük bir bölümü faizden olan bir kurumdan hediye kabul etmiş oluyorsunuz. Mümkünse maaşlarımızı faizli işlem yapmayan katılım bankalarına yatırıp oradan çekelim.
-milliyet-
AB Gıda’nın Bandırma’da 600 megawat gücünde bir termik santral kurmak için 28 Temmuz 2008 tarihinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na başvurduğu ortaya çıktı. İtiraz süresinin bitimi olan 8 Ağustos’a kadar başvuru askıda kaldı ve herhangi bir kişisel menfaat itirazı gelmeyince başvuru resmen değerlendirmeye alındı. Lisans başvurusunun EPDK’nın önümüzdeki günlerdeki toplantılarında değerlendirilmesi ve iznin çıkması bekleniyor.
Bu arada Unakıtanlar enerji alanında büyümek için 3 Eylül’de de Zeynep Unakıtan’ın büyük ortak olduğu ZİA Enerji şirketini kurdular.
BÜROKRATI ONAYLAYACAK
Unakıtan’ın lisans başvurusunu onaylayacak olan EPDK’nın yeni Başkanı, Kemal Unakıtan’ın bakan olduktan sonra Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na atadığı ve 6 yıl başkan yardımcısı olarak kendisine bağlı olarak çalışan Hasan Köktaş. Yani Köktaş, kendisini atayan ve 6 yıl bağlı çalıştığı Bakanının santral kurma başvurusuna izin verip vermemeye karar verecek. Unakıtan’la çok yakın çalışan Köktaş, EPDK Başkanı Yusuf Günay’ın ayrılmasının ardından, Ocak 2008’de Özelleştirme İdaresi Başkan Yardımcılığı görevinden EPDK başkanlığına atanmıştı.
Unakıtan ailesinin, EPDK’nın termik santral kurma onayı vereceğinden çok emin olduklarını gösteren adımı ise 20 gün önce Bakan Unakıtan’ın kızı Zeynep Unakıtan’ın attığı ortaya çıktı. Zeynep Unakıtan, 3 Eylül’de, “ZİA Enerji Ltd” isimli şirket kurarak, resmi lisans kararını beklemeden enerji sektörüne ticari adımı atmış oldu.
Zeynep Unakıtan’ın kurucusu olduğu 10 bin YTL sermayeli şirketin ana sözleşmesine göre Unakıtanlar’ın, elektrik piyasasında büyük hedefleri olduğu anlaşılıyor. Ticaret sicil kayıtları Zeynep Unakıtan’ın 3 Eylül’de kurduğu ZİA Enerji şirketinin kapsamını detaylarıyla ortaya koyuyor. Şirketin 10 bin YTL’lik sermayesinin yüzde 51’ine karşılık gelen 5.100 YTL’si Zeynep Unakıtan’a ait. Kalan yüzde 49’u ise İsmail Kılıç isimli ortağına ait.
Şirket, elektrik enerjisi üretecek, bunun için her türlü tesisi kuracak, ürettiği elektrik enerjisini toptan ve parekende satış lisansı olanlar ve serbest tüketicilere satacak, dağıtım şirketleri ile ortaklık kuracak, ayrıca santraller için kömür iç ve dış ticaretini diğer elektrik enerjisi sektörüyle ilgili çok sayıda farklı iş de yapabilecek.
600 MW'LIK YATIRIM NE KADAR BÜYÜK?
Türkiye’nin kurulu gücü halihazırda yaklaşık 40 bin 980 MW seviyesinde. Yani Unakıtanlar Türkiye’nin toplam kurulu gücünün yüzde 1.46’sına denk gelen bir yatırımı yapmaya talipler.
Kurulu güç üzerinden üretilecek enerjiyi bulmak için şöyle bir formül kullanılıyor: 600x 0.85x 1000x 24x 335... Bu formüle göre Unakıtanlar’ın termik santralinde yıllık 4 milyar 100 milyon kilowatsaat’lik elektrik üretilebilecek.
Türkiye’nin 2007 toplam elektrik tüketimi 190 milyar kilowatsaat oldu. Unakıtanlar’ın üreteceği elektrik yıllık tüketimin yüzde 2.1’ine denk gelecek.
Unakıtanlar ürettikleri her bir kilowatsaat elektriği ortalama 10 euro/cent’ten satabilecekler. Yani yıllık ciroları 410 milyon euro’yu bulacak.
Termik santrallerde kârlılığın amortisman hariç ortalama yüzde 15 olduğu biliniyor. Yani bu ciroya göre Unakıtanlar yatırımı finanse ettikten sonra her yıl 60 milyon euro kazanabilecekler.
Türkiye’nin en önemli termik santrali olan Yatağan’ın kurulu gücü 630 MW seviyesinde bulunuyor.
YATIRIM MALİYETİ EN AZ 600 MİLYON DOLAR
Termik santralde kurulum maliyetinin kullanılan teknolojiye ve ülkesine göre değişmekle birlikte Megawat başına en az 1 milyon dolar olduğunu belirtiyorlar. Şayet çevreye duyarlı yüksek teknolojili bir santral kurmak isterseniz yatırım maliyeti 1.5 hatta 2 milyon dolara kadar da çıkabiliyor. Bu hesaba göre 600 MW’lık bir santralin yatırım maliyetinin en az 600 milyon dolar olması gerekiyor. Bu santralde yıllık yaklaşık 4.1 milyar kilowatsaat elektrik üretilebilecek. Devlet şu an elektriğin kilowatsaat’ini 8 ile 10 euro/cent’ten alıyor. EPDK’nın elektrik borsasında 1 kwh elektrik 10 euro/cent. Yani 4.1 milyar kilowatsaat elektrik üretecek bir santral yılda 410 milyon euro’luk bir ciroya sahip olacak.
Mordağlar
YOLSUZLUK , YOLSUZLUK YİNE YOLSUZLUK
Tayyip’in 3Y’si: Gün geçmiyor ki AKP ile ilgili yeni bir yolsuzluk olayı gündeme gelmesin. 3 Kasım seçimleri öncesi “3 Y ile mücadele edeceğiz” diyerek gelmişti Tayyip hatırlanacağı üzere ve bu sürekli kullanılan bir slogan olmuştu. Ama yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele konusunda gelinen durum, Tayyip’in ve AKP’nin yolsuzluklar kısmına fazlaca eğilip, kendilerini kaptırdıkları bir sürece dönüşmüş durumda.
AKP’nin ikinci dönemden itibaren faşist yüzünün Tayyip’te bizzat ortaya çıkması, Aydın Doğan’la kavgası, parti toplantılarında attığı “Hitlervari” nutuklar; Tayyip’in öfke sanatının altında yolsuzlukların da bu gürültüyle yürüdüğünü gösteriyor. “Kervan yolda düzülür” misali, Tayyip “yola devam” dedikçe, yolsuzluklar da devam ediyor.
Özellikle son dönem ortaya çıkan yolsuzluklara değinecek olsak da, AKP milletvekilleri ve bakanlarından yolsuzluğa bulaşmamış olanı bulmak git gide zorlaşacak gibi görünüyor. Mecliste 52 AKP milletvekiline ait zimmet, kalpazanlık, ihaleye fesat karıştırma, sahtecilik gibi suçlara ait 79 dosya bekliyor. Bekliyor, çünkü 3 Y’nin “yasaklarla mücadele” kısmı, Tayyip’in 3 Y’sinde “yasaklarla mücadele” kısmı da yolsuzluğa dönüşünce, yolsuzluğun güvencesi haline gelmiş durumda.
Bizzat Tayyip’in kendisi dokunulmazlık zırhına büründüğü için yargılanamıyor ve onunla ilgili zimmet, kalpazanlık, belgede sahtecilik, cürüm işlemek için teşekkül oluşturma gibi dosyalar da bekliyor.
Tayyip, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyen bizden değildir” nutuklarını aklı estiği zaman atadursun, “bizden olma”nın şartlarını da dolaylı yoldan ortaya koyuyor aslında. Son dönemki faşizmin doruklarında gezen söylemlerinde “Kimse benim ve partim hakkında iddiada bulunamaz” diyen Tayyip şunu demek istiyor aslında: Biz yolsuzluk yaparız, kimse de bunu söyleyemez, yazamaz. Sorgulanmasına izin vermem.
Eğer kimse “kulağı olup duymazsa, gözleri olup görmezse” Tayyip ve şürekası da yolsuzluk yapmamış, sütten çıkmış “ak” kaşık olacaklar.
3Y’nin yoksulluk kısmına gelince… Yıllardır milleti bu duruma düşüren, ekonomik olarak içinden çıkılmaz bir yoksulluğun içine süren ve vatandaşı ekonomik kaygılar dışında hiçbir şey düşünememeye zorlayan Tayyip ve öncesinin sağ ve işbirlikçi siyaseti, seçim önceleri dağıtılan bir poşet erzak ve bir torba kömürle yoksulluğu ortadan kaldırıyor (!).
Ama, Tayyip’in yapmak istediği ve yoksullukla esas mücadelesi(!)nin sonuçları da yok değil. Tayyip’in esas başarısı, “bizden” dediklerinin geldiği daha doğrusu getirildikleri durum. Eş dost sayesinde “yoksulluktan” kurtulan bu kesim, faşizmle birlikte yeni bir burjuva tipinin türediğini gösteriyor.
Rengarenk ve portakal kokulu çeşitlerle türbanda bile yaratılan bir moda, geçtiğimiz haftalarda gazetemizde değindiğimiz sünnet töreninde oğlunu helikoptere bindiren, “İnşallah düğününde de F-16’ya bindireceğim” diyen bir AKP’li zenginin, bunun hemen ardından AKP’den milletvekili olmak istediğini söylemesi, yaratılan bu yeni tipin en açık göstergesi olmuştu.
Yoksulluktan Tayyip’e ne? O, zengin sınıfa bakıyor, onlarla siyaset yapıyor ama esas siyasetinin gelir kaynaklarını yaratıyor. Sırf Tayyip mi? Bahsettiğimiz gibi, gün geçmiyor ki AKP’li bir milletvekilinin, bakanın, belediye başkanının yolsuzluğu gündeme gelmesin. Hani vardır ya imam-cemaat olayı. İmam bir şey yaparsa, cemaat çok şey yapar mealinde olduğu gibi Tayyip kendisinin de dediği gibi imamsa, diğerleri de cemaat…
AKP’nin tüm yolsuzluklarını buraya yazmaya kalksak ne kadar yer tutacağını kestirebilmek epey zor. Burada da geçen haftalarda üzerinde durduğumuz son dönemki olaylara bakmaya başlayaduralım, gerisi de gelir sanıyoruz.
Onlar “yola devam” dediği müddetçe, kurulan yolsuzluk çarkı da tıkır tıkır işlemeye devam ediyor.
Çarkın ilk “Dişli”si
Son dönem gündemi muşgul eden Deniz Feneri davasından önce Şaban Dişli meselesini yeniden ele almak gerekiyor. Çünkü Dişli olayının en önemli özelliği yolsuzlukta bir çığır açması olmuştu. Yolsuzlukta bir ilk: Belgeli rüşvet.
Olayı kısaca hatırlatacak olursak, AKP Genel Başkan yardımcılığı görevinde bulun Şaban Dişli’nin Silivri’de bir arsa işi için yaptığı iş takipçiliği sonunda bir milyon dolar rüşvet alması ve bunun belgelerinin ortaya çıkarılmasıyla patlak veren bir yolsuzluk olayıydı.
Dişli olayında yolsuzluk o kadar barizdi ki AKP’liler bile Dişli’yi savunmakta zorluk çektiler. Olayın sonunda Şaban Dişli istifa etmek zorunda kalmıştı. Şimdi, Dişli’nin istifadan önceki son MYK toplantısında geçen konuşmalara baktığımızda bu bariz yolsuzluğun AKP’lileri bile savunmada çaresiz bırakan boyutunu çok rahat görebiliyoruz.
1 Eylül’deki AKP MYK toplantısında konuşulanların merkezinde, Dişli olayının epey sıkıntı yarattığını görüyoruz. “Her gittiğimiz yerde Dişli olayı nedir?” sorusuyla karşılaşıldığı ve konunun açıklığa kavuşturulması için Dişli dinlenmiş.
Dişli’ye sorular yönelten Grup Başkanvekili Nihat Ergün’ün iş takibi ve bir milyon dolar hakkında sorduğu sorulara Dişli’den bir cevap gelmemesinin ardından kaçak fabrika olayına gelinmiş. Tayyip de bu noktada dahil olmuş ve “Silivri’deki olay önemli. Onu bir kenara bırakalım. Ama bu fabrika ondan çok daha önemli. Böyle bir şeyi nasıl yaparsın?” diye sormuş. Arınç da “koltuğu bırak” mesajı vermiş.
Tayyip, ardından “Kendisiyle ben sonra görüşeceğim” demiş ve toplantı sonunda da Dişli’nin istifa dilekçesini almış.
Ancak bu kadar bariz bir yolsuzluk olayından sonra Dişli feda ediliyor. Oysa yolsuzluk dosyası olan bir sürü AKP’li bekliyor sırada. Başta da Tayyip.
Önemli olan Tayyip’in bakış açısı tabi. “Silivri’deki olay önemli, ama fabrika daha önemli” diyerek yolsuzlukları sıraya koyuyor Tayyip. Neye göre sıralıyor dersiniz? Demek ki Tayyip’in gözünde bazı yolsuzluklar aslında hak. İktidarın nimetleri olarak görüyor herhalde!
Deniz Feneri’nde sona gelindi mi?
Son haftalarda gündemi meşgul eden en önemli olay Deniz Feneri e.V. davasında Almanya için sona gelindi.
1999’da Almanya’da kurulan Deniz Feneri e.V.’nin 2002-2007 arasında topladığı 41 milyon 423 bin 158 Euro bağışın, bankadan yüksek meblağlarla çekilmesinin dikkat çekmesi üzerine durumun emniyete bildirilmiş ve ardından kara para şüphesiyle savcılığın harekete geçmesiyle Hessen Eyalet Savcılığı, Mehmet Gürhan, Firdevsi Ermiş ve Mehmet Taşkan’a dolandırıcılık, kara para aklama ve vergi kaçakçılığı suçlarından dava açmasıyla olay patlak vermişti.
Almanya’daki olayın Türkiye bağlantıları da gündeme gelmişti. Geçen haftadaki sayımızda da bu konuyu etraflıca incelemiştik. Sanıklardan Mehmet Gürhan Euro 7’nin müdürü olması ve Türkiye’deki Kanal 7 ile ilişkisi, Kanal 7’nin sahibi Zekeriya Karaman’a sanıklarca aktarılan yüklü miktarda nakit para, Deniz Feneri e.V.’nin Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği ile bağlantısı ve aldığı bağışlar (8 milyon Euro), Zahid Akman’ın kuryeliği, para aktarılan şirketlerdeki ortaklıkları ortaya çıkmıştı.
İddiaların Tayyip’e kadar uzanması da onu çileden çıkartmış ve son zamanlardaki “öfke sanatı”nı kullandığı nutukları ve tehditleri başlamıştı.
Tayyip o kadar köşeye sıkışmış ki, denize düşen yılana sarılır misali “tüccar” kimliğinden midir nedir hemen bir pazarlık yolu bulmuş ve Alman Büyükelçisi Cuntz’la görüşmesinde, büyükelçinin tecavüzden tutuklu Alman vatandaşı Marco Weiss’ın durumunu sormasından hemen sonra Deniz Feneri davasını sormuş. Morco’ya karşı Deniz Feneri pazarlığı.
Öte yandan Tayyip’e yönelik iddialara cevap yetiştirmeye çalışan Arınç’ın seçtiği örnek de çok ilginç. Ne diyor Arınç: “Yani 100 YTL’ye hayatını pazarlayan bayanlar var. Bunun eline 10 bin YTL verseniz, ‘Ben toplumun en itibarlı saydığı kişiyle her gün bir arada oluyorum’ dese ne düşünürsünüz?…”
Nereden çıktı şimdi bu örnek. Yoksa Tayyip hakkında böyle bir iddia var da önceden önlem mi alınıyor?
Tayyip, sanıklardan Mehmet Gürhan’ı tanımadığını söylemiş, ama Gürhan’la çektirmiş olduğu fotoğraf ortalarda dolaşıyordu. Aynı şekilde Tayyip, Deniz Feneri Derneği’nin kimi açılışlarını şereflendirmiş(!), derneğin kamuya yararlı dernek statüsüne getirilmesini sağlamıştı.
Geçen süreçten bahsettikten sonra davanın sonucuna bakalım.
Davanın Almanya’nın en büyük dolandırıcılık olayı olduğunu ve asıl faillerin Türkiye’de olduğunu belirten Mahkeme Başkanı, 6 yıl hapsi istenen Mehmet Gürhan’a 5 yıl 10 ay, 3 yıl hapsi istenen Mehmet Taşkan’a 2 yıl 9 ay, 2 yıl hapsi istenen Firdevsi Ermiş’e de 1 yıl 10 ay hapis cezası verildiğini açıkladı. Ermiş bir buçuk yıldır tutuklu olduğu için serbest bırakıldı.
Almanya’daki dava sonuçlandıktan sonra Türkiye ayağına sıra geldi. Ankara savcısı da olayın Türkiye ayağı için soruşturma başlatmış durumda.
Paranın yollandığı kişilerle, parayı yollayan kişilerin hepsinin ortak noktaları var. O da Tayyip’le, AKP kadrolarıyla olan ilişkileri. Yine bir eş-dost durumuyla karşı karşıyayız yani. Hem de bu sefer ağ o kadar geniş ki yurtdışına bile sıçramış bir ağ. O bakımdan Türkiye ayağı AKP ve yolsuzlukları için yeni bir örnek daha sunabilir.
Almanya’da toplanan 41 milyon Euro’nun 17 milyonu Türkiye’ye, bunun da 8 milyon Euro’sunun Deniz Feneri Derneği’ne gittiği biliniyor. Ama kalan miktarın Türkiye’de nerelerde kullanıldığının ortaya çıkarılması gerekiyor.
Bu 41 milyon Euro’nun toplandığı yıllara bakıyoruz: 2002-2007
2002-2007 yılları arası Türkiye’ye bakıyoruz: AKP iktidarı!
Dava Almanya için bitmiş olabilir, ama Türkiye için yeni başlayacak.
İkinci Gaziantep vakası
Gaziantep’teki AKP yolsuzluğunun biri bitmeden diğeri başlıyor. İlk yolsuzluk örneği geçtiğimiz hafta bahsettiğimiz Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey’in yolsuzluğu. İmar protokolü üzerinde yapılan yolsuzluğun içeriği bir arazinin “ticari alan” ilan edilmesiyle ilgili MÜSİAD üyesi Eyyüp Göymen’den aldığı 700 bin YTL’lik bağışçık!
İkinci olay da yine arazi ve belediyece yapılan imar değişikliği sonucu “ticari alan” ilanı üzerine.
Olay şöyle gelişiyor. Söz konusu arazi 119.920 metrekarelik “antepfıstığı kültür sahası”. Yani tarım alanı. Alanın satışı yapılıyor ve metrekaresi 125 YTL’den sahiplerine ödemeler yapılıyor. Arsayı alan Nuri Üysen isimli iş adamı, aldığı arsayı iki gün sonra PD Three adlı Lüksemburg şirketine üzerine alışveriş merkezi yapılmak üzere 87,5 milyon YTL’ye satıyor. Tarım arazisine, alışveriş merkezi yapılacak. Ama alan ticari alan değil ki alışveriş merkezi yapılabilsin. Ama oluyor, çünkü şirket araziyi aldıktan 24 gün sonra arazi yapılan küçük bir değişiklikle “ticari alan” oluveriyor.
Olay Tayyip’e ve AKP’ye dokununca, Tayyip daha önce yaptığı gibi iş adamını tanımıyor. “Bizden bilgi alsalardı bu yanlışın içine düşmeyeceklerdi. Ama acaba hangi hesap var. Ben adamı hiç tanımam. Gaziantepli ve AKP’li diyorlar. Yazıklar olsun” diyor.
Tayyip adamı hiç tanımam diyor, ama iş adamı Nuri Üysen, 2004’te İskenderun’da AKP’den belediye başkan adayı olmuş. Adamın afişi bile var. Hadi afiş uydurma diyelim. Nuri Üysen’in başkan adaylığı 2004 Ocak ayında AKP Hatay Milletvekili Mehmet Soydan’ın da katıldığı toplantıda diğer adaylarla birlikte ilan edilmiş.
Mehmet Gürhan’ı tanımıyorum diyen Tayyip’in onunla fotoğrafı çıkmıştı ya, şimdi de Tayyip’in ben tanımıyorum dediği adam AKP’den belediye başkan adayıçıkıyor. Hem de adının altında ampullü afişiyle!
O zaman şöyle bir durum var. Partisinden bihaber Tayyip ülkeyi nasıl yönetiyor? Sorunun cevabı da burada… Yolsuzluğu yap, AKP’li belediyeleri partisel kalkınma aracı olarak kullan, ortaya çıkarsa “tanımam” de, tehditler savur.
Bu durumda akla ve hafızaya pek de gerek yok zaten!
Yoksula yardım diye diye…
AKP’nin bir yolsuzluk haberi de Kars, Iğdır, Ardahan’dan geldi. CHP’nin yerel seçim çalışmaları dahilinde bu illerde yaptığı çalışma sırasında hazırladıkları rapor Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş’ten geldi.
Roporda üç ilin de ekonomisinin çökmek üzere olduğu ve yolsuzluk ve kayırmacılığın hat safhaya ulaştığının altı çizilirken, en büyük vurgunun yoksul ailelere dağıtılan kömür üzerinde yapıldığına dikkat çekiliyor.
İllerde belediye başkanları ve kaymakamların valilere durumu iletip 150 ton kömürün yeterli olacağını bildirmelerine rağmen, Erzurum’un Oltu ilçesine bu yıl AKP’li bir milletvekilinin çıkarıp sattığı 500 ton kömür gönderilmiş. Amaç milletvekili kazansın, yoksa yoksulların düşünüldüğü falan değil.
Geçen yıl da Posof ilçe merkezine gönderilen 180 ton kömürse dere yatağında bekliyormuş. Neden? Kullanıma uygun değilmiş çünkü.
Sadece birkaç ilden gelen bu haberler tek örnek değil tabi ki. AKP’nin seçim öncesi her yerde yürüttüğü kömür ve erzak yardımından acaba kaç milletvekili nemalanıyor? Parti olarak AKP’nin seçim başarısı bir yana, kendi ceplerine para girenler kimler?
Uyuşturucu kaçakçılığı da mı var?
AKP’de yolsuzluk bitmiyor. Almanya ayağından sonra Türkiye ayağının araştırılması için CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu yaptığı bir toplantıda, davanın Türkiye ayağını araştıracak ve hesap soracak yürekli bir savcı beklediklerini söyledi.
Aynı toplantıda kendisine Almanya’da daha önce de Çiller hakkında uyuşturucu kaçakçılığı ile ilgili iddialar olduğu hatırlatılıp, Almanya Türkiye’nin iç işlerine mi karışıyor gibi bir soru yöneltilmiş.
Kılıçdaroğlu’ndan da cevap olarak ilginç bir ima gelmiş. Uyuşturucu kaçakçılığı ile ilgili Dengir Mir Mehmet Fırat’a özel soru sorulabileceğini söyleyen Kılıçdaroğlu, aynı sorusunu parti genel merkezindeki bir toplantıda da yinelemiş.
“Meclis’te yaptığım açıklamada Mir Mehmet Fırat’a bir soru yöneltmiştim. Acaba bu soruyu kendisi duymadı mı? Yoksa bir gazeteci arkadaşım kendisine sormadı mı? Sorumu yeniliyorum. Fırat’tan yanıt bekliyorum. Uyuşturucu konusunda bilgisine başvurmak istemiştik acaba o konuda ne söyleyecektir. Uyuşturucu kaçakçılığı ile ilgili kendisinin ortağı olduğu şirketle bağlantılı olarak bu soruyu sordum. Fırat’tan yanıtını bekliyorum. Niye suskun Sayın Fırat?”
İddialara ne cevap gelir göreceğiz.
İddia doğruysa, AKP-PKK ortaklığının bir yönünü daha öğreneceğiz. Ve de Kürt-İslam’ın gelirlerinden biri daha ortaya çıkmış olacak.
Elbette ki Fırat “yaptım” demeyecektir. Hele bir de iddia doğrulanırsa, belki o da Tayyip gibi yapıp, “ortağımı tanımıyorum” diyebilir.
Ya da Tayyip çıkıp “biz satıcı değiliz, içiciyiz” diyebilir. Tayyip bu, der mi der!
AKP iktidara geldiğinden beri, bu örneklerde olduğu gibi, Tayyip’ten, milletvekiline, bakanına, belediye başkanına ve parti başkanlıklarına kadar çeşitli yolsuzluk vakaları hep duyuldu.
Seçim öncesiyle ve de seçim sonrası kadrolaşmalarla birlikte değerlendirirsek; AKP açısından yolsuzluk, faşizmin bugünü ve geleceği için bir gelir kaynağı haline gelmiş durumda.
Yolsuzluk, yolsuzluk, yolsuzluk
alıntıdır. http://skyturkvngenc.wordpress.com/page/4/
Mordağlar @2008
İNTERNET ORTAMINDA GÜCÜNÜ KİMDEN ALDIĞI BELLİ OLMAYAN SOYSUZLAR ATATÜRK VE ONUN SİLAH ARKADAŞLARINA FÜTURSUZCA SALTIRMAKTADIR. LÜTFEN BİRAZ DAHA DUYARLI OLALIM CUMHURİYETE VE ONUN DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKTIĞIMIZI GÖSTERELİM ATAMIZIN DÜŞMANLARI BİZİMDE DÜŞMANLARIMIZDIR BUNU ONLARA GÖSTERELİM.
“M.KEMAL İSLAMA KÖTÜLÜK YAPMAMIŞTIR , ASIL İ.İNÖNÜ KÖTÜYMÜŞ (!) AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE” adlı yazının linki
http://www.tevhidaslanlari.com/forum/showthread.php?t=2403
“Soysuz M.kemalin Soysuzluk Belgesi.. ” adlı yazı
http://www.tevhidaslanlari.com/forum/showthread.php?t=6833
Şimdi yapmanız gereken aşağıda vereceğim linke tıklayarak bu siteyi telekomünikasyon kurumuna şikayet etmek.
http://www.ihbarweb.org.tr/ihbar.html?subject=8
Ne kadar çok ihbar olursa o kadar çabuk hızla bu site kapatılır..
Evet tüm Atatürkçüleri görev başına çağırıyoruz…
Mordaglar@2008
ÖNCELİKLE CENGİZ ÇANDAR'IN ÖZ GEÇMİŞİNİ Bİ HATIRLAYALIM
1948 yılında Ankara’da doğdu. İlkokulu Ankara'da, ortaokulu ve liseyi Talas, Kayseri ve Tarsus’ta tamamladı. 1970 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Diplomasi ve Dış Münasebetler Bölümü'nü bitirdi. Kısa bir süre ODTÜ İdari İlimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde asistan olarak görev yaptı.
68 kuşağı gençlik hareketlerine katılması ve Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanı olarak faaliyetlerde bulunduğundan 12 Mart Askeri Müdahalesi'nin sakıncalıları arasına girdi. Yurtdışına kaçtı. Filistin direnişi çerçevesinde Şam’da, Beyrut’ta ve daha sonra sırasıyla Cenevre, Paris ve Amsterdam’da yaşadıktan sonra 1974 yılında Türkiye’ye döndü.
1976’da Vatan Gazetesi’nde dış haberler şefi ve dış politika yorumcusu olarak gazeteciliğe başladı. Gazeteciliğe, Türk Haberler Ajansı, Cumhuriyet, Hürriyet, Güneş, Sabah ve Yeni Şafak ile devam etti.
80’li yılların ilk yarısının önemli bir bölümünü Lübnan’da, defalarca gittiği İran ve Ortadoğu’nun diğer merkezlerinde geçirdi. 80’li yılların ikinci yarısında Doğu Avrupa’ya ve eski Sovyetler Birliği’ne yöneldi. 1991 ile 1993’teki ölümüne dek Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın özel danışmanı olarak görev yaptı.
1993-95 Bosna-Hersek başta olamak üzere Balkanlar’a yöneldi. Aynı yıllara Yeni Demokrasi Hareketi kurucu üyeliği yaptı. 1995 yılında Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü'nü aldı. 1997-1999 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Orta Doğu tarihi ve Orta Doğu politikası dersleri verdi. 1999-2000 yıllarını Washington’da ABD’nin önemli araştırma merkezlerinde geçirdi.
- Tanidim elbet. Tarsus Amerikan Koleji mezunuyum, bir sürü Yahudi sinif arkadasim vardi, Iskenderun'dan, Mersin'den gelen... En samimi dostum da Yahudidir.
"Hangi konumda görüyordunuz onlari?"
- Bizler çogunluk onlar azinlikti ama bu bana hiç aykiri degildi.
"Çandar adini tasimaniz, Osmanli Devleti'nin ilk yillarinda önemli bir rol oynamis Çandarli'lardan gelmenizden. Bu yüzden kendinizi katiksiz Türk hissediyor musunuz?"
- Yok canim. Çandarli sülalesi bes yüz yil öncesine uzaniyor. Yani karma karisik olmus. Ben kendimi esasen Rumelili sayarim. Anne tarafim Selanikli, muhtemelen dönme. Annemin akrabalari, Istanbul'da Valikonagi'nin önemli bir bölümünü isgal ederlerdi. Çocukluk yillarimda onlari ziyaret ederdim; ve hepsi, kuzenlerim, teyzem, annem bile karikatürlerdeki Rasel'lere, Salamon'lara uygun tiplerdi. Selanikli bir kültürle büyüdüm. Dedem bana Sabetay Sevi'den bahsederdi. O yüzden ortalama bir Türk'ten farkli olarak Yahudi mitosuna iliskin bilançaltima yerlesmis bilgiler var. Çok tipik bir örnek sayilmayabilirim söylesiniz için.
"Çandarli'lik ikinci planda mi kaliyor?"
- Duruma göre degisir...
"Ne yani, Salom Gazetesi için mi Selanikli kimliginizi vurguluyorsunuz." (Gülmeler)
- Hayir onu demek istemiyorum. Selanigi alan zaten Çandarlilar. Baba tarafindan kökü buldugunuz noktada evet Türk'üm, ama Rumeli fütühatinin basini çeken zaten Çandarlilar...
"Az önce onlar azinlik, bizler çogunluktuk dediniz lisedeki Yahudi arkadaslariniz için.. Sizi ayiran sadece din miydi?"
- 'Cemaat zihniyeti'! Ayri bir 'cemaat' teskil ediyorlardi.
"O ayri oluslarini siz nasil algiliyordunuz?"
- Kendi aralarinda daha siki iliskiler içindeydiler. Hepimiz arkadastik tabii ki, problemli bir iliskimiz yoktu ama okulumuzun Yahudileri kendi aralarinda daha arkadastilar.
"Azinlik nedir sizce?"
- Bugünkü bana mi soruyorsunuz?
"Bir çok size; çocuklugunuzdan bu yana size."
- Yine de cevap verecek olan bugünkü ben: Degisik ülkelerden degisik azinliklarin içinde bulundum. Çok net bir cevabim var... Azinlik olmak dünyanin en zevksiz durumudur. Bir azinlik toplulugu kadar iç burkan, kendi içine dönük yasamak zorunda kalan bu zorunlulugu yüzünden bir anlamda hastalikli olan topluluk yoktur. Bütün kendi içine kapanan ve kozmopolitizmden uzak yapilar gibi bir yigin hastalik üretiyor; ayrimciliga ugramak, öyle bir sey olmazsa bile bunun endisesini tasimak son derece zevksiz bir sey; azinlik bunun yükünü fazlasiyla tasiyor.
"Ne dersiniz, Türkiye Yahudileri bu çizdiginiz azinlik portresiyle örtüsüyor mu?"
- Tam degil; Yahudilerin Türkiye'deki varligi ilginç bir geçmise dayaniyor: Kucak açilmis gelmisler. Turgut Özal'in verdigi misal çok çarpici... Sofu Beyazit lakabini tasiyan II. Beyazit, Yahudilere, bu sofu lakabindan beklenmeyecek ölçüde kucak açmis ve açik görüslü davranmis. Hatta, Yahudileri ülkesinden kovan Aragon Krali Ferdinand için, ülkesindeki büyük bir zenginlikten yani Yahudilerden vazgeçip, onlari Osmanli Devleti'ne hediye ettgi için budala sifatini kullanmis. Özal, bu örnegi verdikten sonra, açik yüreklilikle sunu söylüyor: 'Simdi laik ve modern Türkiye'de 500 yil öncesine benzer bir durum olsa, ayni hosgörünün, Sofu Beyazit'in Yahudilere gösterdigi hosgörünün ve açik görüslülügün geçerli olacagindan hiç mi hiç emin degilim...' Bunu, bir özelestiri olarak dile getiriyor.
Yahudilerin Osmanli'da ve Türkiye'de geçmislerine bakacak olursak, hiç sorunsuz kabul edildiler, hep öyle yasadilar ve daha sonra imparatorlugun çözülüs döneminde, Rumlar ve Ermeniler milliyetçi akimlarin etkisi altinda isyankâr bir konuma kaydigi zaman, Yahudiler hiç bu konumda yer almayip çogunluk toplumla ve devletle tam bir bütünlesme içinde olmuslar; o bakimdan Türkiye'deki Ermeni ya da Rum azinligin durumundan bir hayli farklidir Yahudininki.
"Türk Yahudi toplumundan sanatçi, edebiyatçi, bilim adami vs... gibi bir ünlü çikmadigi görüsüne katiliyor musunuz?"
- Türkiye'de okuyanlardan çikti: Ben Gurion, Ben Zvi...
"Ama edebiyatçi, sanatçi?.."
- Sefaradlarin genel meselesi galiba bu. Dünya çapinda büyük edebiyat figürleri sanatçilar, müzisyenler genellikle Askenaz'dirlar. Bu da çok paradoksal bir durum çünkü, Yahudi tarihinin bütün aci olaylari, pogromlar, temerküz kamplari... hepsi Askenazlarin bulundugu toplumlarda cereyan etti. Sefaradlarin çogunlukta bulundugu Islam topraklari diyecegimiz topraklarda tarih boyunca esasli bir ayirimcilik olmadi. Ama oradan da parlak kisiler çikmadi. (Gülüyor) Gerçekten çok paradoksal!..
"Belki de Islam kültürüyle bütünlesemediler..."
- Olabilir. Ama benim kendi saptamam su ki Islam'la Yahudilik arasinda, Islamla Hiristiyanlik arasinda oldugundan çok daha fazla yakinlik vardir ritüellerde. Islamda bir Yahudi düsmanligi yok.
"Ama köktendincilerde var..."
- Yalnizca köktendinci akimda var. Israil'le birlikte gelen bir sey. Israil öncesi de köktendinci cereyanlar vardi ama özel bir Yahudi düsmanligi yoktu. O biraz siyasi nedenlerden ve Arap Müslümanliginin desteklenmesiyle oldu.
"Nasil?"
- Belki aykiri bir laf olacak ama Türkiye'de tekkelerin Atatürk döneminde kapatilmasinin sakincasi oldu. Bunlar Osmanli Islamiydi, Islamin Türk anlayisiydi... Onlar kapatildiktan sonra Osmanli Islami yer altina çekildi ve Arap Islaminin etkisi altina girildi. Arap Islaminin etkisi altina girilince Arap/Israil sorunu Türk Müslümanlarina transfer oldu. Ve böylece, Türkiye'de Islami köktendinci teorilerinin besledugi, pompaladigi, öne çikardigi antisemitizm, Arap dünyasinin Israil'e tepkiselliginin dogrudan ürünü ve uzantisi halini aldi. Türkiye'deki antisemitizme bir de tarihi referans noktasi getirilmis...
"Nedir o tarihi referans?"
- Abdülhamit'in Theodore Herzl'in Filistin'de Yahudilere bir vatan verme teklifini kabul etmemesi! Bakin bu ne sonuçlar yaratti? Türkiye Cumhuriyeti'nden sonra yeni devlete egemen olan laiklik anlayisi, Islam karsiti bir konuma kaydi. Müslümanlari baski altina aldi, Ayni zamanda, Abdülhamit'e de, ittihatçi gelenegi nedeniyle düsmandi. Bunun üzerine, Islamcilar da, Abdülhamit'i savunmaya itildiler. Dolayisiyla, onun Theodore Herzl'e 'Filistin'de bir Yahudi yurdu kurulmasi' konusundaki red cevabi, Islamcilar için bir referans noktasi oldu. Islamcilar, giderek, antisemit bir konuma kaydilar. Oysa, Abdülhamit'in bu red cevabinda antisemitik bir yön oldugu kanisinda degilim.
"Bu, tarih içinde Yahudilerin Osmanli'dan bir toprak talebi gibi görülebilir mi?"
- Tam degil. O dönemde birkaç tane bellibasli devlet vardi: Ingiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Türkiye (Osmanli Devleti). Siyonistler yani Herzl ve arkadaslari, bu devletler arasinda Osmanli Devleti'ni, devlet yapisina hükmedebilecekleri bir yer olarak tespit etmis olabilirlerdi ve sanirim bu tespit yanlis degildi. Zira, Osmanli Devleti, muazzam dis borç yükü altindaydi. Osmanli maliyesi neredeyse çökmüstü ve Yahudiler ise, uluslararasi finans kurumlarina hakimdiler.
Toprak talebi... Evet, bu talep vardi ama karsiliginda 'ödül' de vardi. Filistin'de Yahudilere yurt karsiliginda, Siyonistler de, gerileyen ve çökmekte olan Osmanli Devleti'ni ihya etmeyi tasarliyorlardi. Nitekim, Abdülhamit, bu hesabi yaparak Theodore Herzl'le görüsmeyi kabul etmistir. Bu tür bir mali destege ihtiyaç duyuyordu. Theodore Herzl ile görüsmüs olmasi bile, Abdülhamit'in antisemit olmadigini ortaya koymaz mi? Peki, Herzl'in teklifini niçin reddetti? Reddinin gerekçesini de tahmin ediyorum: Esas tehlikenin o sirada Ingilizlerden geldigini sezerek, Ingilizlerin de en hassas noktasinin Hindistan yolu oldugunu bilerek, onlara karsi Pan-Islamcilik kartini oynamayi tercih etti. Filistin topragini Yahudilere terk etmesi bu karti oynamasini engellerdi. Bu yüzden olumsuz cevap verdi. Realpolitik oyunu oynadi.
"Türkiye'de antisemitizmin Islam kesiminde Israil/Arap sorununun transferinden kaynaklandigini söylediniz. Ya solcularda?"
- Hangi solcularda.
"Bilmem, herhalde asiri uçtakilerde... Hem siz hangi kesimde yer aliyorsunuz? Yani simdiki siz..."
- Ben 'sui-generis'im. (Gülüyor).
"O 'sui generis' insan, Ortadogu meselesine nasil bakiyor?"
- Beraberinizde bir kaç teyp getirmeniz gerekirdi. Çok yönlü, çok karmasik, herkesi herhangi bir cevabin tatmin edemiyecegi bir soru bu. Çok genel hatlariyla, yüzeysellige düsme tehlikesini de göze alarak bir açiklama getireyim: Israil meselesine ben tarihte bir anomali hali gibi bakiyorum. Orada bir Yahudi devletinin kurulmasi bir fay kirigi! Haksiz ve gayri adil bir 'entité'ler bir gerçeklik hali aliyor. Sanirim Israil de o hali aldi. Su anda Ortadogu'daki soruna, optimal çözüm Israil'in mesruiyeti ile mesruiyetini astigi noktanin bulunmasidir. Yani simdi Israil'in Bati Seria ve Gazze'deki yerlesik hali (her ne kadar Tevrat topragi gibi bir dini iddiaya dayandiriliyorsa) sosyolojik olarak, demokratik olarak hiç bir haklilik arzediyor degil. Israil devleti kendi sinirlari içinde, kuruldugu yere riza gösterirse, o zaman sanirim Ortadogu sorunu, Israil'in mevcudiyetini de güvene altina alacak bir biçimde çözülür. Illerde ihtilaf yine olabilir, çatismalar çogalabilir, tarihe ipotek konmaz. Ama en azindan Israil'in mesruiyeti tartisilmaz hale gelmis olur.
"Israil disinda yasayan Yahudileri de Ortadogu sorunundan sorumlu tutuyor musunuz?"
- Elbette hayir. Israil siyasi bir olay kültürel ve dinsel bir olay degil."
"Ama bir din devleti.
- Tamam ama laik bir din devleti! Nasil bir din devletiyse, bir yandan da laik! O da 'sui generis'..." (Gülüyor) "Kültürel ve dini boyutlar var elbette Israil'de, ama esas olarak bir siyasi durum sözkonusu. Yahudilik bir siyasi durum degil.... Insanligin bir parçasi Yahudiler... Bir kültür! Ve bulunduklari her ülkede de, entegre olsunlar ya da olmasinlar, o ülkenin yasaminda çok önemli tayin edici roller oynamislardir ve halen oynamaktalar. Dolayisiyla ben onlari Israil'le ayniyet halinde göremem.
"Bir kültürel bagin, yanisira Israil'i her yerde her durumda fikren savunmaya kadar giden bir baglilik görseniz de mi?"
- Bu söylediginiz tüm Yahudiler için geçerli degil...
"Türkiye Israil diplomatik iliskilerinin büyükelçilik düzeyine çikarilmasina ne dersiniz?"
- Size bir sey söyliyeyim: Bu iliskilerin büyükelçilik düzeyine çikarilmasinda görünmeyen en önemli rollerden birini oynayan benim. Bunun gerekliligini, kendisi Dis Isleri Bakaniyken Mesut Yilmaz'a defalarca söyledim. Es zamanda da, Filistin'le diplomatik iliskilerin seviyesinin yükseltilmesini önerdim. Bana etiket takiliyor, gazetecilikle bagdasmayan isler yaptigim söyleniyor... Bu, yakisiksiz isler yaptigim anlamina gelmiyor elbette ama gazetecilik sinirlarinin ötesinde siyasi kararlarin olusmasinda etkili rol oynadigim dogrudur. Türkiye-Israil iliskilerine gelince, her zaman için tezim su olmustur: Türkiye bir viraj aldi; 80'li yillardaki dönüsüm ve dünyada süre gelen degisikliklerle artik Kars/Ardahan ve Edirne sinirlari arasinda kendi kabugu içinde kendisini hapsedecek bir ülke olmaktan çikip bir bölge gücü rolü oynama sansina sahip olan bir ülkedir. Böyle bir ülkenin Ortadogu politikasinda da rol oynamasi sarttir. Ortadogu dünya gündeminin en üst siralarinda bir mesele; ayrica politikada söz ve rol sahibi olmayan bir ülke büyük ülke olamaz. Bunu yapabilmek için taraflara esit uzaklikta durabilecek bir konumda olmak lazim. Türkiye'nin bir Osmanli mirasçisi olarak buna imkâni vardir. Yahudilerin nezdinde yüz kizartici geçmisi yoktur. Sicili temizdir. Araplarin nezdinde baktiginiz zaman din kardesidir. Ispanya'ya hem Israil Basbakani hem Yaser Arafat gidebiliyor, Felipe Gonzalez ile görüsebiliyorsa ve... kiyamet kopmuyorsa; Mitterrand'i her ikisi de ziyaret edebiliyorsa, bir Mitterrand kadar, bir Gonzalez kadar asgari bir durusu bir 'standing'i olmalidir Türkiye'yi yönetenlerin; ama bunun için Israil'le diplomatik iiskilerin yükseltilmesi vazgeçilmez bir sartti. Bir iç tepki ya da Araplardan gelecek dis tepkiyi engellemek için de Filistin temsilcisinin de düzeyinin yükseltilmesi lazim. Bunu 1988'den beri hem Mesut Yilmaz'a hem de Turgut Özal'a defalarca söyledim, ayrica yazdim...
"Türk Yahudilerinin ülkeye entegre olduklarini düsünüyor musunuz?"
- Eeh! Yani bir ayagi hafif disari duran insanlar.. Ayrica sayilari çok azaldi.
"Simdi sözcüklerin üzerinde anlasalim. Asimilasyondan söz etmiyorum. Ülke yasamiyla, ülkenin çikarlariyla yeterince bütünlesmisler mi? Entegrasyonla bunu kastediyorum."
- Asimilasyondan ayirarak konusuyorsak tabii... Söylediginiz anlamda entegre olmuslar. Jak Kamhi'yi, Alaton'u düsünün toplumun faal Yahudi isimleri olarak... Türkiye için, Türk toplumu için, Türkiye'nin çikarlari için oynadiklari rol Türklerin dörte üçünün oynadigi rolden daha önemlidir.
"Yahudi azinligin Türkiye'nin çikarlari için bir rol oynamasina nasil bakiyorsunuz?"
- Son derece olumlu bakiyorum. Mesela geçen yil 500. Yil kutlamalari çok önemli bir koz teskil ediyordu Türkiye'nin batidaki imaji açisindan. Ben iki önemli törende bulundum: New York'taki Gala gecesiyle, Istanbul'da Dolmabahçe'deki balo. Dolmabahçe olayi bizlerin pek ihtiyacini duydugu (ya da benim duydugunu düsündügüm) emperyal görüntü ve duygular bakimindan bugüne kadar gördügüm en mükemmel olaydi... ayni zamanda da Yahudilerin organizasyon gücünü, becerisini çok çarpici bir sekilde ortaya çikariyordu. O gün ben bu toplumun insani olmaktan iftihar duydugum ender durumlarin birini yasadim ve bu biraz Yahudilerin sayesindeydi.
"500 Yil Vakfi kutlamalarinin Türkiye'nin batidaki imajini düzeltmeye katkisi olduguna inaniyor musunuz?"
- Inaniyorum. Türkiye'nin Bati'da hayli haksiz bir imaji var. Müslüman olmayan toplumlara karsi barbarca davrandigi iddialarina hedef olmustur. Ve, bu, Türk insaninin ruhunu yaralamistir. Ciddi burukluklar yaratmistir. Bazen de irrasyonel tepkilere neden olur. O anlamda Yahudilere 500 yil önce kucak açilmasi, o devirden bu yana hiç bir ciddi sorunla karsilasmamalari çok önemli.
"Ciddi bir sorun oldu ama... Varlik Vergisi."
- Varlik Vergisi Yahudiler için degil bütün gayri müslimler içindi.
"Ama irkçi bir yaklasimdi."
- Elbette. Ama münhasiran antisemit bir hadise degildi. Gayri müslimleri hedef aldigi ölçüde Yahudiler kendilerine düsen payin zararini çektiler. Mesele oydu, ama pogromdu, temerküz kampiydi... bunlar olmadi.
"Dogrudur olmadi. Ne var ki Bati hâlâ Ermeni ve Kürt davalarinda önyargili davraniyor. Ermeniler 'soykirim' oldu diye iddialar ortaya atiyorlar... Özellikle Fransa'da ve ABD'de inandirici olmayi basariyorlar. Ama istedikleri kadar degil."
- Bu biraz Yahudilerin tutumundan kaynaklaniyor.
"Yahudilerin tutumundan mi?.."
- Yahudiler 'genocide' kelimesinin 'ayricaligi'ni kaybetmek istemiyorlar. 'Holocaust', 'Genocide' gibi kelimeleri, Ermenilerle de paylasmaktan yana gözükmüyorlar. Örnegin, Amerika'dan biliyorum, Ermeniler, 'Holocaust Komiteleri'ne dahil olmaya çalisiyorlar. Kismen de oldular. Bu manzara, Yahudi topluluklari tarafindan pek sempatiyle karsilanmiyor. Iki çile çekmis ulus ve dolayisiyla bunlarin arasinda dogal dayanisma olmasi gerekir kavramlarina, Yahudiler, pek sicak yaklasmiyor. Tam tersine, Yahudiler, bunlar da nereden çikti, gibi bir tavir içindeler. Eger, Ermenilere arzuladigi destegi verselerdi, Türkiye'nin Türklerin Bati'daki imaji bugünkünden kat kat beter olurdu...
"Sizce neden bu 'ayricaligi' kendilerine saklamak istiyorlar?"
- Yahudilik 'ayricalik' gerektiren bir sey de ondan. Yahudiligin dokusunda var. Vaadedilmis topragin bulundugu, anadan geçtigi için, ilkelerini kabul etseniz de asla Yahudi olamiyacaginiz, özünde, irkçi demeyeyim...
"Oldu olacak irkçi deyin."
- Hayir irkçi demiyecegim. (Gülüyor) Dedirtemezsiniz. Fazla 'exclusive' bir din. Hepsi bu.
"Diger dinleri de kabul etmez. Oysa Islam tam tersine..."
- Eh, sizi imama götürüp Müslüman yapalim.
"Bakin bu imkânsiz, çok Yahudi'yim."
- Hiç kuskum yok, bütün Yahudiler çok Yahudidir. (Gülüyor).
"Antisemitizm nedir sizce?"
- Semitizmin ürettigi bir kavram. Caydiriciliga meydan veriyor.
"Sizce niye böyle bir kavram olusmus?"
- Vallahi, enkizisyon ve pogromlar buna zemin yaratmis, fakat bunu Yahudiler zamanla kullanmis.
"Nasil kullanmislar?"
- Hoslarina gitmeyen ne söylerseniz buna hemen 'antisemitizm' demeye hazirlar; Yahudilerin dünya finans çevrelerindeki ve medyalardaki hakimiyeti nedeniyle ansitemit damgasini yiyen bir daha toparlanamaz hale geliyor. Bu çok ürkütücü bir sey.
"Yahudilere has bir kafa yapisindan mi kaynaklaniyor?"
- Bence evet. Ama, bu da paradoksal bir budur; çünkü zaaf ayni zamanda bir güç teskil ediyor. Kendi içinde son derece kuvvetli bir dayanismaya sahip olan, gayet kolay mobilize edilebilen ve bunu kendi genel amaçlari için son derece etkili bir sekilde kullanabilen bir toplum.
"Gelelim isim babaligini yaptiginiz Neo-Osmanli akimina. Okurlari bu konuda biraz aydinlatir misiniz? Neo-Osmanli kavramina uygun sistemde Yahudilerin yeri ne olabilir?"
- Ben bu sözcügü birkaç kez kullandim. Bazi makalelerimin içinde geçti. Simdi neredeyse bir akim halini alacak.
"Ama siz bu akimda misiniz, degil misiniz?"
- Canim elbette. Bu akimin isim babasi olarak buna mecburum artik. Kaçaman! (Gülüyor). Bir girizgahi sunu söylemek açisindan yapiyorum: Bu, Neo-Osmanlilik, çok sistematize edilmis bir düsünce akimi degildir. Bir genis siyasi akim haline gelecek olgunlukta degil henüz. Neo-Osmanlilik'ta dizayn edilmis birsey yok. Hatta akimdan ziyade bir tavir, bir yaklasim bu. Dolayisiyla, öyle sistemlestirilmis, iç örgüsü kurulmus bir akim haline gelmedigine göre, 'Yahudiler bunun içine nasil oturtuluyor' veya 'Bu akimin neresine yerlesiyor' diye, sanki düsünülmüs, tasarlanmis bir sey varmis gibi, bundan söz etmek anlamli degil. Ama, mantigi itibariyla, Osmanlilik 'kozmopolitizm'i ifade ettigi anlamda, elbette, Yahudiler de, bu akimin içine yerlesir...
"Su sözettiginiz akim Islam temeline dayali... öyle degil mi?"
- Islam temeline su anlamda biraz dayali. Islam, Türk olmayan fakat Osmanli döneminde imparatorluk sinirlari içinde yer almis degisik etnilerin olusturucu, birlestirici bir tutkal olmasi anlaminda önemlidir bu akimin içinde. Örnegin su anda Türkiye'de Kürtlerle olan ayrilik noktasi etnik farklilik ve o farkliligin yol açtigi milliyetçiliklerin bir çatismasi. Birlestirici unsur ise Islam. Bu örnek Bosna-Hersek için de geçerli...
"Ama sisteminizde Yahudi ya da Hristiyan dininden olup Osmanli topraklarinda yasamis etnik gruplara yer yok gibi geliyor bana."
- Islam esaslarina dayali bir devlet doktrini sözkonusu degil. Tekrar ediyorum Islam birlestirici unsur olacak; bir de su var Türkiye Cumhuriyeti, redd-i miras mantigiyla ve 19. yüzyil Avrupasi'nin ulus-devlet tipine göre kurulmus oldugu için, onun getirdigi laik zihniyeti, biraz Fransiz devriminin jakobenliginin alaturka yorumunu benimsemis, Islami tümüyle Türk deger sisteminin disinda tutmaya yönelmis. Oysa bizim halkimizin ezici çogunlugu Müslümandir. Bu kendi deger sistemimizde yer alan bir unsur ayrica... dolayisiyla Islam, redd-i mirasi red anlaminda ortaya çikiyor.
"Buna saplanti diyeceksiniz ama sorumu yineliyorum. Müslüman olmayanlar saf disi kalmiyor mu?"
- Yoo hayir! Neo-Osmanlilik mülti konfesyonel (çok dinli ve mezhepli) ve mülti etnik (çok uluslu) bir yapiyi zaten sindirmeyi ön görüyor ve bu çerçeve içinde tabii ki gayri müslimler yer aliyor.
"Böyle bir sistem içinde ayirimcilik ortadan kalkar mi?"
- Umarim.
"Çünkü su anda var..."
- Yahudiler özel bir ayirimciliga tabi tutulmayacak kadar az sayidalar.
"Özel bir ayirimciliktan söz etmiyorum. Ama yüksek devlet memurlugunda, diplomaside vs... önlerine engeller çikabilir."
- Dogru. Haklisiniz! Bakin benim Neo-Osmanli kavrayisimda öyle bir sey yok en azindan. Bu tezden yana olan herkes öyle düsünüyor mu, çok emin degilim.
"Ya simdiki devlet anlayisinda?"
- Bakin Türkiye'yi 'Özalyen' bir sekilde Amerikan ölçeginde bir 'melting/pot' diye algilar ve öyle olmasini isterseniz o zaman Amerikan devletine bakin... En önemli devlet görevlerinde - o ülkeyi bütün dünyada temsil etme konumunda olan Disisleri Bakanligi dahil- Yahudilerin bulunabilecegini görürsünüz. Kendi toplumlarindaki Yahudilerinin entelektüel bakimindan yaraticiligindan, zenginliginden istifade etmis... Neo-Osmanli kavraminin en sonunda yol açacagi husus milliyetçilikten arinmis bir vatandaslik esasi üzerine birlesmisliktir.
Son bir soru:
"Ayirimcilik dediginiz sey neden kaynaklanir?"
- Ayniyet teskil etmiyenler arasinda olur. Din farkliligi otomatik ve objektif olarak ayirimciligin temelidir zaten. Az önce Türkiye'de dinsel azinliklarin maruz kaldigi ayrimciliktan söz etmistik. Bu toplumun zihni tertibinden de kaynaklanir. Amerikan toplumunun zihniyeti farklidir örnegin.
"Yani Türk toplumu bir Yahudi bakana örnegin zihnen hazir degil mi?"
- Hayir, degil ama... uzak da degil. Türkiye toplumu tuhaf bir toplum. Kolay ölçülere kaliplara giren bir toplum degil. Onun adina bir sürü laf ediliyor... 'bunu kabul etmez, seçmez'... diye. Ama bu toplum kadar, yeni olan herseye inanilmaz bir adaptasyon gösteren, dünyada az toplum vardir. Simdi ilk anda, bu fikir muazzam bir reaksiyona sebebiyet verebilir; ama bir Yahudi bakan koyun... Bakarsiniz on gün içinde, sanki besyüz yildir o bakanlik Yahudiler tarafindan yönetiliyor dogalliginda kabul görür.
Cengiz Çandar'in deyimiyle 'mobil' bir söylesi gerçeklestirmistik. Sabah Gazetesi binasi uzak, pastaneler de gürültülü ve tiklim tiklim oldugundan, arabasiyla bir saat boyunca tur attik. Her sordugum soruda, yanit vermek için nazikçe basini bana çevirip gözlerini yoldan ayirinca dogrusunu söyliyeyim yüregim agzima geliyordu... Kendisinden, degisik görüsler almis olmanin yanisira, arabadan sag salim çikmanin mutluluguyla da ayrildim.
Değerli okuyucularım…
Uzun bir süredir sizlere yazamıyorum… Sebebini birazdan sizin de anlayacağınız gibi, bazı konuları gün ışığına kavuşturmak için çok derin araştırmalar yapmak zorunda kaldım. Bu yazının kimler için yazıldığı hiç önemli değil! Ama bu yazı muhakkak her Türk Yurttaşının okuması zorunlu bilgilerdir… Bu yüzden bu yazıyı ulaştırabileceğiz kadar çok kişiye ulaştırın!
Sitemiz kısa denebilecek bir zaman içersinde kurulmasına karşın, sizlerin büyük ilgi ve alakası sebebiyetiyle her gün ortalama bin ziyaret gerçekleştiriliyor. Bu bazen üç binin üzerine bile çıkabiliyor…
Ayrıca sizlerden aldığımız yoğun tebrik mesajlarına çok teşekkür ederiz.
Bize olan güveninizi ve desteğinizi, tabiri caizse “2. Kurtuluş Savaşı”mızı verdiğimiz şu günlerde bizlerden eksik etmiyorsunuz. Hepinize ayrı ayrı teşekkürü bir borç biliriz.
Yapılan yorumlardan birkaçına değinmek istiyorum. Mesela RTE ve ABD Gül hakkındaki yorumlar ilgimi çekiyor.
Denilen o ki bizler “Amerika’nın Kurduğu Partiyi” çekemiyormuşuz ve yaptıkları işleri kıskanıyormuşuz. Atatürk bile kendi zamanında hain ilan edilmiş, bizde bu saydığım iki kafadarı suçlayarak aynı işi yapıyormuşuz…
En çok kızdığım nokta, bunları söyleyebilen bir kişinin hangi akla hizmet Atatürk ile bu zatları kıyaslayabilir? Bizleri düşman işgalinden kurtaran büyük bir kumandanı, yaptığı devrimlerle, giriştiği işlerle karanlıkla, cahillikle savaşmaya kendisini adamış bir liderin hangi akla hizmet bu iki kişi ile aynı kefeye konabilir?
Yani bu kişiler hiç mi birkaç kitap okumaz, çevresine şöyle bir göz atma zorunluluğu duymaz?
Sizlerden çok özür dileyerek, Ulu Önder Atatürk’ün yaptıklarıyla, Bu zatı muhteremlerin yaptıkları arasındaki benzerlikleri(!) ortaya koyan bir yazı kaleme aldım… Özür diliyorum çünkü Atatürk gibi Milleti için çalışmış bir insanı, şu ucubelerle kıyaslıyorum. Sizlerden de isteğim o ki, bu bilgileri ezberleyin, adınız soyadınız gibi… Kimin kim için çalıştığı, ne yaptığı, kimin Milleti refaha götürdüğü ortaya çıksın!
Önce internette dolaşan, ve çok anlamlı bir yazı ile Atatürk’üm yaşamını anlatmak istiyorum;
“7 yaşında babasını kaybetti ve yetim kaldı. Yalnız ve içine kapanık biri olarak yaşamaya, oradan oraya sürüklenmeye başladı.8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. Zamanını tarlalarda kargaları kovalamakla geçirdi.10 yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde,yeni okuldaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı. Sinirden ve korkudan üç gün evinden çıkamadı.17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay başına bir hücrede hapis yattı.25 yaşında sürgüne gönderildi.27 yaşında kendisinin bir yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyei olduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken kendisi hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
30 yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen hastalığından Viyana’da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.
37 yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.
38 yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden alındı.
38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.
38 yaşında beş arkadaşından üçü, onun kongre temsil heyetine üye olmaması için oy kullandı.
39 yaşında idam cezasına çarptırıldı.
Sonra mı ne oldu?
42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!”
Bu yazı Mümin Sekman’ın Alfa Yayınlarından çıkan “Her Şey Seninle Başlar” adlı eserinden alındı…
Evet şöyle bir bakılacak olursa - yaptığı devrimlere, kanunlara bakılmadan dahi - Atatürk’ün gerçekten büyük bir kişilik olduğunu söylemek mümkün.
Atatürk bir komutan, bir siyasi lider olması yanında aynı zamanda bir bilim adamıdır da… Atamızın Özel Kütüphanesi’nde 3,144 cilt kitap bulunmaktadır. Bu kitapların hepsinin satırlarında Atatürk’ün çeşitli renkli kalemlerle notlar bulunmaktadır.
Ayrıca Atamız iyi derece de Fransızca, orta derecede Almanca bilmektedir. Bunların yanında Osmanlıca’yı ve Türkçe’yi saymıyorum bile..
Gençken askeri alanda çeviriler yapan Atatürk’ün kendi yazdığı bir Geometri kitabı ve Vatandaşlık ders kitabı bulunmaktadır. 2 ciltlik “Nutuk” eseri ise Kurtuluş Savaşımızın dipdiri bir destanıdır.
Atatürk Cumhuriyet dönemi iktisadi politikaları da kendisinin eseridir. Atatürk’ün karşısında olan iki ideolojiyi de iyice incelediği ve sonunda ne “Liberalizm“i ne de “Komünizm“i benimsemediği biliniyor. Bunların yerine ikisinin de Türk Milleti’ne uygulanabilecek taraflarını alarak üçüncü bir ekonomik program ortaya çıkartmıştır. Bu ekonomik modele “Kemalist Devletçilik” denir.
Sizlere Atatürk zamanının Ekonomi politikası ile ilgili okuduğum birkaç kitap önereyim;
Atatürk’ün Ekonomi Politikası, Prof. Dr. M. A. Aysan, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 6. Basım, İstanbul,2000
Vatandaş İçin Medeni Bilgiler ve Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Prof. Dr. Afet İnan, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1939
Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyetinin Birinci Sanayi Planı, Prof. Dr. Afet İnan, 1933, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1972
Devletçilik ve Günümüzdeki Sonuçları, Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları, 1923-1938, Prof. Dr. Emre Kongar, İTİA, İstanbul, 1977
Bu modelle Atatürk Cumhuriyet’i Döneminde;
Sizlere çok daha fazla ayrıntı sunabilirim… Ama zaten yeteri kadar icraat ortaya koydum.
Peki ya Atatürk Osmanlı’dan hangi ekonomik zemini teslim almıştı?
“Demiryolları bizim değildi!
Kömür, şehir ışıkları ve suları, rıhtımlar, limanlar bizim değildi!
“Bu memleketin size ait olduğunu söylüyorsunuz. Neniz var bu topraklarda?” deseler, öz canımızı ve camilerimizi gösterebilirdik!
Değil bankamız, bankalarda çalışan Türk memuru yoktu!
İtalyan, Balkan, 1. Dünya Harbi ve Kurtuluş Savaşı sırasında iç ve dış tahriklerle irili ufaklı 60 kadar isyan olmuştu!
Padişah, halife, vezirler ve paşalar millete ihanet etmişlerdi!
Nice edebiyatçılar, şairler halka sövmüşlerdi!..” (”Bir gece Karanlığında idi”, Kemalizm ( Atatürk Ülküsünün Bayraklaşan Adıdır) Dergisi, Falih Rıfkı Atay, Türkiye Kemalistler Teşkilatı’nın Fikir ve Yayın Organı, Yıl:1 Sayı:3, Ekim 1962, s.5)
Durum aslında bugünkü ile aşağı yukarı aynı..
Türkiye’ye sadece geçen yıl gelen 17 milyar 817 milyon dolarlık yabancı sermayenin %39,3′ü finansal aracılık, %37’si de taşımacılık, depolama ve haberleşme sektörüne girdi.
Ülkemiz yağmalanıyor… Nasıl mı?
“Amerika’nın Kurduğu Parti” kısa adıyla “AKP” ülkemizde ki hazır kurulu fabrika ve tesislerimizi satmıştır.
Nerde mi kanıtı? Yukarıda söylediğim, 2006′da Türkiye’ye gelen 17 milyar 817 milyon doların sadece 1,8 milyar doları yeni yatırımdır!
“AKP” dönemi icraatlarının en çirkin tarafını söyleyeyim mi?
Türkiye’deki yabancı şirketlerin “%60′ı” AKP döneminde faaliyete geçti…
Ülkemizdeki bankacılık sektöründe, son olarak OYAK Bank’ın satılmasıyla, yabancı payı %50′ye tırmandı…
Ancak ya diğer ülkelerde?
Diğer ülkelerdeki bankacılık sektöründe yabancı payı
Almanya’da %5
İtalya’da %8
İspanya’da %10
Hollanda’da %11
Danimarka’da %17
Fransa’da %19
Yunanistan’da %20
Bankacılık sektörünün yanı sıra sigortacılık sektöründeki 10 büyük şirketin 7’sinde yabancılar hakim ortaklar…
Ülkemize son 5 yılda 10 Bin 527 yabancı şirket geldi.. Peki ya diğer ülkelerde durum nasıl?
Yorumu size bırakıyorum…
Ve ekliyorum; Ülkemiz borsasının %70-80 kadar payı da yabancılar elindedir…
AKP 5 yıllık iktidarı boyunca;
1. TAKSAN,
2. GERKONSAN,
3. SEKA Afyon İşletmesi,
4. SEKA Balıkesir İşletmesi,
5. SEKA Çaycuma İşletmesi,
6. SEKA Kastamonu İşletmesi,
7. SEKA Aksu İşletmesi,
8. SEKA Taşucu Tersane Alanı,
9. SEKA’ya ait 4 taşınmaz,
10. TZD Sakarya İşletmesi,
11. THY USAŞ,
12. TDİ Trabzon Limanı,
13. TDİ Dikili Limanı, 14. TDİ Kuşadası Limanı,
15. Sümer Holding’e Ait Merinos Halı Fabrikası,
16. SÜMER HOLDİNG’E Ait ERYAĞ,
17. SÜMER HOLDİNG’E Ait Adıyaman İşletmesi,
18. SÜMER HOLDİNG’e ait 117 adet taşınmaz,
19. KBİ’ye ait 103 arsa, 89 lojman,
20. EBÜAŞ-MEYBUZ,
21. EBÜAŞ’a ait 54 taşınmaz,
22. TEKEL Kaya Tuz,
23. TEKEL’e ait 30 taşınmaz,
24. ESGAZ,
25. BURSAGAZ,
26. ETİ BAKIR,
27. ETİ GÜMÜŞ,
28. ETİ KROM,
29. ETİ ELEKTROMETALURJİ A.Ş,
30. Çayeli Bakır İşletmeleri A.Ş,
31. KBİ Samsun İşletmesi,
32. KBİ 65 adet taşınmaz,
33. DİV-HAN A.Ş,
34. Amasya Şeker Fabrikası,
35. Kütahya Şeker Fabrikası,
36. SÜMER HOLDİNG’e ait TÜMOSAN,
37. SÜMER HOLDİNG Malatya İşletmesi,
38. SÜMER HOLDİNG Bakırköy İşletmesi,
39. SÜMER HOLDİNG Diyarbakır İşletmesi,
40. SÜMER HOLDİNG Çanakkale Deri İşletmesi,
41. SÜMER HOLDİNG’E Ait 108 Adet Taşınmaz,
42. SÜMER HOLDİNG Ortadoğu Teknopark A.Ş,
43. SEKA Karacasu İşletmesi,
44. SEKA Ankara Alım Satım Binası Müdürlüğü,
45. SEKA Ardanuç İşletmesi Varlıkları,
46. TÜGSAŞ,
47. TÜGSAŞ Gemlik Gübre San. TAŞ,
48. TÜGSAŞ-İGSAŞ HİSSELERİ % 100,
49. TÜGSAŞ Urfa Depoları arazisi,
50. TÜGSAŞ’a ait 23 taşınmaz,
51. İGSAŞ Kütahya Gübre Varlıkları ,
52. TEKEL Alkolü İçkiler San. A.Ş,
53. TEKEL’e ait 60 adet taşınmaz,
54. TEKEL İnegöl Kibrit Fabrikası T.A.Ş,
55. TEKEL Gemlik Sun.İp.Mües. T.A.Ş,
56. TEKEL Tuzluca Tuzlası,
57. TEKEL Sekili Tuzlası,
58. EBÜAŞ Samsun Soğuk Hava Deposu,
59. EBÜAŞ Manisa Kombinası,
60. EBÜAŞ Manisa Arsası,
61. EBÜAŞ’a ait 101 adet Taşınmaz,
62. TDİ ANKARA FERİBOTU,
63. TDİ Samsun Feribotu,
64. PETKİM 2adet taşınmaz,
65. TEDAŞ 1 arsa, 1 adet trafo binası,
66. TEDAŞ 1 adet taşınmaz,
67. ATAKÖY Turizm A:Ş,
68. ATAKÖY Otelcilik A:Ş,
69. ATAKÖY Marina Ve Yat İşletmesi,
70. SÜMER HOLDİNG Beykoz İşletmesi,
71. SÜMER HOLDİNG İstanbul İmar LTD.ŞTİ,
72. SÜMER HOLDİNG 2 adet Taşınmaz,
73. TDİ Karadeniz Gemisi,
74. TEKEL Kristal Tuz Rafinerisi,
75. TEKEL Kağızman Tuzlası,
76. TEKEL’e ait 49 adet taşınmaz,
77. TÜPRAŞ 2 adet taşınmaz,
78. TDİ 1 Adet Taşınmaz,
79. SEKA 5 Adet taşınmaz,
80. KÖY HİZMETLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ (Tasfiye Edildi),
81. SSK Hastaneleri (Tasfiye Edildi),
82. SSK Eczaneleri (Tasfiye Edildi),
83. SEKA Kocaeli Fabrikası ve arsası
AKP’nin satmak üzere olduğu ve 2005 yılında satmak istedikleri;
1. Sümer Holding Sarıkamış İşletmesi, Sümer Holding Bergama Pamuk İpliği Fabrikası,
2. Sümer Holding Sivas Dokuma Fabrikası,
3. Sümer Holding Manisa Pam. Men. A:Ş,
4. Sümer Holding Makine Ve Teçhizat,
5. Sümer Holding 32 Adet Taşınmaz,
6. TÜGSAŞ Samsun Gübre Sanayi A.Ş,
7. Tekel 5 Adet Taşınmaz,
8. Araç Muayene İstasyonları 1. Bölge,
9. DSİ ERCİYES Sosyal Tesisi,
10. Bayındırlık Ve İskan Bakanlığı ERCİYES Sosyal Tesisi,
11. Karayolları ERCİYES Sosyal Tesisi,
12. TEKEL Sigara Fabrikaları,
13. TEKEL Sigara Fabrikalarına Ait Taşınmazlar,
14. TEKEL Puro Fabrikaları,
15. TEKEL Alkol İşletmelerine Ait Taşınmazlar,
16. Tercan Ayakkabı İşletmesi,
17. TCDD Mersin Limanı,
18. Adapazarı Şeker Fabrikası,
19. Ereğli Demir Çelik Fabrikası,
20. İskenderun Demir Çelik Fabrikası,
21. Ereğli Limanı,
22. İskenderun Limanı,
23. Yarımca Limanı,
24. Yarımca Porselen Fabrikası,
25. Romanya’daki Silisli Sac Fabrikası,
26. Divriği Demir Madeni,
27. Hekimhan Demir Madeni,
28. Kırıkkale Çelik Çekme Boru Fabrikası,
29. BORÇELİK,
30. TÜPRAŞ, (satıldı)
31. PETKİM, (satıldı)
32. TÜRK TELEKOM, (satıldı) 33. KIBRIS TÜRK HAVA YOLLARI,
34. TÜGSAŞ Toros Gübre Fabrikası,
35. TÜGSAŞ Tekirdağ, Tarsus, Fatsa Depoları,
36. Seydişehir Eti Alüminyum A.Ş,.
37. OYMAPINAR BARAJI,
38. ETİ Alüminyum’a Ait Madenler,
39. Emekli Sandığı Ankara Emek İşhanı,
40. Emekli Sandığı İstanbul Hilton Oteli
41. Telsim (satıldı)
Liste uzayıp gidiyor…
Ama satılmakla bitmiyor Türkiye! “Babalar gibi satanlar” olduğu sürece bu Millet daha pek çok hain görecektir…
AKP Dönemindeki Bankalarımızın akıbeti ise şöyle;
Türk Ekonomi Bankası, Fransız BNP Paribas ile ortak oldu,
Dışbank, Fortis’e satıldı,
Denizbank, Dexia’ya satıldı,
Finansbank, Yunan Milli Bankası NBG’ye satıldı,
Garanti Bankası’nın yüzde 25,5 payı GE’ye satıldı,
Yap Kredi Bankası, Koç-UniCredito’ya satıldı,
C Bank, İsrail bankası Hapoalim’e satıldı,
Şekerbank, Kazakistan bankası Turan’a satıldı,
Tekfenbank, Yunan bankası EFG’ye satıldı MNG Bank, Lübnanlı Hariri ailesine satıldı,
Adabank, Kuveyt bankası The İnternational Investor’a satıldı,
Ordu ve Yardımlaşma Kurumu’nun Bankası Hollandalı INC’ye satıldı.
Akbank’ın %20 payı, Alternatif Bank ve Halk bankası ise sırada bekliyor…
Sadece satmak mı?
Atatürk’ün Konya’da açtığı “uçak fabrikası”nın “gazoz fabrikasına” çevrilmesi gibi pek çok işletme de önce başka sektörlere kaydırılıyor, sonra da kapatılıyor…
1985’ten bu yana satılan kurumlardan SEK Kastamonu işletmesinde alıcı, orman ürünleri üretiyor. Sümerbank, Etibank, ÇİNKUR, Köytaş Tarım makineleri Fabrikası, Bursa Soğuk Depoculuk, Ankara meşrubat Fabrikası, Niğde Meyve Suları Fabrikası, SSK tasfiye edildiler.
Güneysu, KÜMAŞ, Gümüşhane Çimento, Yarımca Porselen, Et ve Balık Kurumunun Afyon, Kars , Bayburt, Bursa, Kastamonu ve Gaziantep Kombinaları, ORÜS’ün Ayancık, Bartın, Düzce, Pazarköy, Ulupınar, Bafra, Antalya, Demirköy ve Şafşat İşletmeleri, Süt Endüstrisi Kurumunun Afyon İşletmesi, Bayburt İşletmesi, Erzincan İşletmesi, Erzurum İşletmesi, Çanakkale İşletmesi, Hafsa İşletmesi, Sinop İşletmesi, Burdur İşletmesi, Muş İşletmesi, Adilcevaz İşletmesi,Elazığ İşletmesi, Bolu İşletmesi, Kastamonu ve Giresun İşletmeleri,SEKA’nın Dalaman, Aon ve Akkş Fabrikaları, SÜMEROLDİNGİN Adana, Erzincan, şanlıurfa, Denizli, Bakırköy, Çanakkale, Beykoz Malatya İşletmeleri , TESTAŞ Aydın Tesisi, TZD Manisa Kükürt İşletmesi, TZD Sakarya Traktör Fabrikasının faaliyetlerine son verildi.
Önümüzdeki yıllarda GERKONSAN, ETİ KROM, ETİ ELEKTROMETALURJİ, SEKA Aksu İşletmesi, SEKA Kastamonu İşletmesi, SEKA Karacasu İşletmesi ve TAKSAN’ın faaliyetlerine son verecekler.
Son duyumlarımıza göre “otoyollarımız, köprülerimiz, viyadüklerimiz” de özelleştirilecekmiş…
Yüce Türk Ulusu!
Bu fabrikalar yalnızca senin benim para kazandığımız, alın teri döktüğümüz ticari işletmeler değildir.
Bu fabrikalar geleceğimizin teminatıdır!
Bu fabrikalar çocuklarımızın rahatça yaşayabilmeleri için, bizden sonraki nesillere bir “Vatan” bırakabilmemizin teminatıdır!
Bu fabrikalar senin, benim bileğimin gücüyle, alnımın teriyle kuruldu… Ama başa gelen kendini bilmezler, aymazlar, para babaları senin emeğini, ekmeğini müslümanım diye diye gavura sattı!
Özelleştirdiler sen, ben bu ülkenin insanları aç kaldı, işinden oldu:
Özelleştirmelerle, Çimento Fabrikalarından 3028, Et ve balık kurumlarından 691, ORÜS’lerin 2341 çalışanının 2080’i , Sümer Holding’in 4807 çalışanın 2153, PETLAS’ın 1102 çalışanının 631’i, POAŞ’ın 3822 çalışanının 2783’ü, TÜSTAŞ’ın 73 çalışanının 33’ü, KÖYTAŞ’IN 44 çalışanının 41’i, SEK Süt’ün 1359 çalışanının 845’i, Ordu Yağ Sanayinin 181 çalışanının 73’ü, Kardemir’in 5417 çalışanının 1498’i, ÇELBOR’un 201 çalışanının 101’i son 7 yılda işlerini kaybetmişlerdir.
Var mı bundan daha kısa anlatımı…?
Evet var!
İşte Size 5 yıllık AKP Dönemi Tablosu:
Gördüğünü gibi:
• 2002 yılındaki 219,3 milyar dolarlık “Toplam Ülke Borcu”, 2007 yılı Mart ayı sonunda %86 (188,7 milyar dolar) tırmanarak 408 milyar dolara çıkmıştır.
• 2002 yılında 3,164 dolar olan “Kişi Başına Toplam (Kamu + Özel) İç ve Dış Borç Yükü” AKP iktidarında %76,7 (2,427 dolar) artarak, Mart 2007 sonu itibariyle 5,591 dolara tırmandı!
• 2002 yılında “İhracatın İthalatı Karşılama Oranı” %69,9 iken, 2007 Mart sonu itibariyle %66,5’e gerilemiştir.
• Vergi Gelirlerinin GSMH içindeki payı 2002 yılında yüzde 21,7 iken, 2006 yılında %26’ya yükseltildi. Böylece Son 12 yılda %67 artan Türkiye’de dolaylı vergilerin payı da %72,3’e tırmandı. Diğer ülkelerde bu oran; ABD %17,6, Japonya%20,1, İsviçre %22,6, Belçika %24,6, Fransa %25,4, Kanada%26,3, İsveç %26,4, Almanya %29,2, Hollanda %30,8’dur.
• 2005 itibariyle ülkemizin en zengin 3,7 milyon insanı, en fakir 3,7 milyon insanından en az 23,6 kat daha zengin.
• Bugün 20 milyon yurttaşımız Yoksulluk Sınırının altında yaşamaya çalışıyor, 1 milyon insanımız da Açlık Sınırında yok olmamama mücadelesi veriyor.
• Ülkemiz tarım sektöründe 2002 yılında %6,9 oranında büyüdü, ama AKP’nin 5 yıllık ortalama büyüme oranı %1,4.
Yeter mi?
Yetmez!
• 2001-2002 yılları arasında okullaşma oranı %99,4 iken 2005-2006 yılında bu oran %95,4’e geriledi.
• Milli Eğitim Bakanlığı ile ilgili 14 kanun, 87 yönetmelik, ve yönetmelik değişikliği ve yönerge değişikliği yapılarak 605 imamın kurumlar arası nakil yoluyla Milli Eğitim Bakanlığı’na geçişi sağlandı…
• 2001’de şüpheli çocuk sayısı 43,808 idi. 2004’de bu sayı 51,900’e çıktı.
Siz bana RTE’nin ve ABD Gül’ün icraatlarını kıskandığımı söylüyorsunuz… Çekemiyormuşum!
Utanın bari de biraz sesiniz kısılsın…
Türk Halkı’nın parasını çaldınız!
Türk Halkı’nın dinini çaldınız!
Türk Halkı’nın emeğini çaldınız!
Türk Halkı’nın umutlarını çaldınız!
Türk Halkı’nın geleceğini çaldınız!
Türk Halkı’nın yarınını çaldınız!
Utanın bari de biraz sesiniz kısılsın…
Ben bu zat-ı muhteremleri bi özetliyim,
Avrupa Birliği’ne giremeyeceğimizi bas bas bağıranlar vardı Meclis kürsüsünde… Aynı zat-ı muhterem şimdi AB’nin kapısında yatar oldu…
Bazı zat-ı muhteremlerin eşleri Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Dava etti!
Bazı zat-ı muhteremler de, kişisel giderlerini devlet’e ödetmekle hakkında fezleke düzenlendi, sonra “bu ülkeye baş olmak istiyorum” dedi…
Gelip bu ülkenin çiftçisine, işçisine, öğretmenine, doktoruna, mühendisine, emekçisine çattınız, artistlik yaptınız, ama nedense kanı bozuk bir it, Türkiye’ye kafa tutarken sizler kuyruğunu kıstırmış kediler gibi kaçarak, şekeri elinden alınmış bir çocuk gibi zırlayarak Amerikalı ablalarınıza, ağabeylerinize şikayet ettiniz!!!
Türk evladı bu ülke için şehit olmuş yatarken, bazı zat-ı muhteremler “yan gelip yatma” dedi… Ama aynı zat-ı muhterem askerliği için üye olduğu partisinin büyüklerine yalvararak torpil istedi: kantinci oldu! Çocuğuna da çürük raporu aldı ve askere göndermedi!
“Şehitlik en kutsal mertebedir!” Bunu bari ağzınıza dolamayın dedik; bazı zat-ı muhteremler Şehitlerimize “kelle”, Terörist başına “sayın” dedi!
Her gün cami avlusunda “din elden gidiyor!”, “Müslüman isen bize oy ver! Kafir düzeni yıkacağız! Bize oy verirsen cennete gidersin” dediniz; şimdi aynı cami avlusuna bazı zat-ı muhteremler arka kapıdan giriyor!
Vatana şehit vermiş analar, babalar, oğullarının cenaze de bazı zat-ı muhteremlerin ellerini sıkmadı ama aynı eller, Amerika’da Yahudilerden ödül alırken birer vantuz gibiydi…
Atatürk’ün mücadele ettiği kişileri yenerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı; bazı zat-ı muhteremler o meclisi “Atatürk’e saldıran hainlerin” torunlarıyla doldurdu, onları danışman yaptı…
Şimdi ise siz bana kalkmış RTE ve ABD Gül beyin “Türk’ün Atası Atatürk” ile eş değer olduğunu söylüyorsunuz…
Buna ben bir tarafımla güler, sonra da acı acı ağlarım…
Yahu siz hangi liderden bahsediyorsunuz?
Sloganınız “Ne Tandoğan, Ne Çağlayan, İnadına Erdoğan!”
Yazık ettiniz beyler…
Bu vatana yazık ettiniz…
alıntıdır...http://vatanhainleri.wordpress.com/category/yolsuzluk/
Aşağıda geçen işletmeler 5 yıl önce devlete ait, şirketlerin kimi hisseleri ise dolaylı yoldan ya da doğrudan millete ait idi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül mü olsun diye referandum yapan zihniyet, millete ait şirketleri satarken millet uyanmasın diye bin takla atıyor. Ancak aşağıdaki liste devletin ve milletin kaynaklarının nasıl yağmalandığını gözler önüne seriyor. İleride çok daha detaylı bir şekilde özelleştirmelere değineceğiz. Ancak bu yazıyı da tarihe not düşüyoruz:
Türk Telekom, Arap’ ın.
Telsim İngiliz’in.
Kuşadası Limanı İsrailli’nin.
İzmir Limanı Hong Konglu’nun..
Araç muayene işi Alman’ın.
Başak Sigorta Fransız’ın.
Adabank Kuveytli’nin.
İETT Garajı Dubaili’nin.
Avea Lübnanlı’nın.
Petkim? Ermeni’nin. (Kazak’a sattık, dediler. Kazağı bi çıkard ık..Ermeni…)
Rakı , Amerikalı’nın.
Finansbank Yunanlı’nın…
Oyakbank Hollandalı’nın.
Denizbank Belçikalı’nın.
Türkiye Finans Kuveytli’nin.
TEB Fransız’ın.
Cbank İsrailli’nin.
MNG Bank Lübnanlı’n ın.
Alternatif Bank Yunanlı’nın.
Dışbank Hollandalı’nın.
Şekerbank Kazak’ın.
Yapı Kredi’nin yarısı İtalyan’ın.
Turkcell’in yarısı Finli’nin Rus’un.
Beymen’in yarısı Amerikalı’nın.
Enerjisa’n ın yarısı Avusturyalı’nın.
Garanti’nin yarısı Amerikalı’nın.
Eczacıbaşı İlaç, Çek’in.
İzocam, Fransız’ın.
TGRT(Fox) Amerikalı’nın.
Demirdöküm Alman’ın.
Döktaş Fransı z’ın.
Süper FM Kanadalı’nın.
Bunların Hepsi TÜRK’tü.
Sadece 4.5 yıl önce.
Daha önce de söylemiştik. Sırada Etibank özelleştirmesi var ki Türkiye’nin Bor rezevrlerini bu banka elinde tutuyor. Banka satılırsa bankayı alacak olan taşınmazlara da sahip olacak. Bu demek oluyor ki Bor madenleri ve işletmeleri satılan kişilerin ellerine geçecek…
Bu yağmaya dur demek için Ulusal düşüncede bir parti başa gelmelidir. Amerikan’ın Kuşatma Partisi daha fazla iş başında kalamaz. Yoksa sonumuz Meksika’dan beter olur.
Saygılar
1-En yüksek iç borç: 251 katrilyon (180 milyar Dolar) AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda Hazine’nin iç borç stoku 150 katrilyon liraydı. 2006 Aralık sonu itibariyle Hazine iç borç stoku 251 katrilyon liraya ulaşmıştır. AKP son 4 yılda Hazine’nin iç borç stokunu 101 katrilyon lira artırmıştır. Dolar cinsinden iç borç stokuna bakıldığında; 2002 yılı sonunda 92 milyar Dolar olan iç borç 2006 yılı sonunda 180 milyar Dolara yükselmiştir. AKP iç borcu dolar cinsinden 88 milyar Dolar artırmıştır.
2-En yüksek dış borç:302 milyar Dolar AKP iktidara geldiğinde Türkiye’nin toplam dış borcu 171 milyar Dolardı. 2006 yılı sonu itibariyle toplam dış borç 302 milyar Dolardır. AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde ülkenin toplam dış borcu % 77 oranında 131 milyar Dolar artmıştır. 2006 yılı sonu itibariyle devletin dış borcu 84 milyar Dolar, özel sektörün dış borcu 114 milyar Dolar, sıcak para 80 milyar Dolar, yabancıların mevduatı 24 milyar Dolar olmak üzere toplam 302 milyar Doları aşmıştır.
3-En yüksek toplam borç: 481 milyar Dolar AKP iktidara geldiği 2002 yılı sonunda ülkenin toplam dış borcu ile Hazine’nin toplam iç borcu toplamı olan toplam borç 263 milyar Dolardı. 2006 yılı sonunda ise Hazinenin toplam iç borcu ile ülkenin toplam dış borcunun toplamı olan toplam borç 481 milyar Dolar olmuştur.
4-En yüksek özel sektör dış borcu: 114 milyar Dolar 2002 yılı sonunda özel sektörün dış borcu 44 milyar Dolardı. 2006′da özel sektörün dış borcu 114 milyar Dolar olmuştur.
5-En yüksek reel sektör dış borcu:73 milyar Dolar 2002 yılı sonunda reel sektörün (Bankalar dışındaki üretim sektörünün) dış borcu 33 milyar Dolardı. 2006 yılı sonuna doğru reel sektörün dış borcu 73 milyar Dolar olmuştur.
6-En yüksek kişi başına borç: 6.600 Dolar AKP iktidara geldiğinde kişi başına düşen toplam borç tutarı 3.845 Dolardı. 2006 yılında ise kişi başına borç 6.600 Dolar olmuştur.
7-En yüksek hane halkı borç tutarı: 55,9 katrilyon 2002 yılı sonunda hane halkının toplam 3,4 katrilyon TL bankalara borcu bulunmaktaydı. 2006 yılında hane halkının bankalara olan borcu toplam 55,9 katrilyon TL’ye çıkmıştır. Yani millet geleceğini yemeğe başlamıştır.
8-En yüksek hane halkı borcu/hane halkı kullanılabilir gelir oranı: %24,6 Hane halkının bankalara olan borcunun kullanılabilir gelirlerine oranı 2002 yılı sonunda % 4,3′idi. 2006 yılında % 24,6�ya yükselmiştir. Bu oran hane halkının kullanılabilir gelirlerinin 4′de 1′ine yakın kısmını kadar bankalara borçlandığını göstermektedir. Hane halkı bankalara borçlanırken bankalarda yurt dışına borçlanmaktadır. Dolayısıyla milletin bankalara olan borcu aslında milletin dışarıya olan borcuna dönüşmüştür. Çünkü bankalar dışarıdan borç olarak aldığı parayı millete kredi kartı ve tüketici kredisi olarak borç vermektedirler.
9-En yüksek iç borçlanma tutarı: 425 milyar Dolar AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde toplam 425 milyar Dolarlık iç borçlanma yapılmıştır. Her yıl ortalama 106 milyar Dolarlık iç borçlanma gerçekleştirilmiş olup bu tutar bu güne kadar görülen en yüksek meblağdır. AKP borç ana para ödemelerinin tamamını yeni borçlanma ile ödediği için 4 yılda toplam 425 milyar Dolar borçlanma yapmış ve 1 inci En’de görüldüğü gibi iç borç toplamını 88 milyar Dolar artırmıştır.
10-En yüksek faiz ödemeleri toplamı: 148 milyar Dolar AKP iktidarı 2003-2006 yılları arasındaki 4 yıllık dönemde 126 milyar Dolar iç borç, 22 milyar Dolar dış borç faiz ödemesi olmak üzere 4 yılda 148 milyar Dolar faiz ödemesi yapmıştır. Ayda 3,1 milyar Dolar faiz ödeyen AKP, günde ortalama 103 milyon Dolar faiz ödemiştir.
11-En yüksek Dolar bazında Hazine borçlanma faizi: % 27,6 AKP döneminde Hazine Dolar cinsinde 2003 yılında % 46,3, 2004 yılında % 30,8, 2005 yılında % 23,1 ve 2006 yılında % 10,2 olmak üzere son 4 yılda ortalama % 27,6 oranında borçlanmıştır. Halbuki Ecevit döneminde bile yani 1999-2002 yılları arasında Dolar cinsi Hazine borçlanma maliyeti % 13,9 idi. AKP Dolar cinsinde en yüksek faizle borçlanan Cumhuriyet Hükümetidir. Bu da yabancı yatırımcılara en fazla kaynak aktardığı anlamına gelmektedir.
12-En yüksek ithalat: 137 milyar Dolar 2002 yılı sonunda ithalat 52,5 milyar Dolardı. 2006 yılı sonunda ithalat 137 milyar Dolar olmuştur. Söz konusu tutar Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamıdır. AKP en yüksek ihracat yaptım derken en yüksek ithalatı gizlemektedir.
13-En yüksek ithalata bağımlı ihracat: % 68 1997 yılında 100 birim ihracat için 56 birim ithalat yapmak gerekmekteydi. Bu oran yani ihracatın ithalata bağımlılık oranı sürekli yükselmiş ve 2002 yılında % 62′ye çıkmıştır. AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde düşük döviz kuru nedeniyle ihracatın ithalata bağımlılığı daha da artarak % 68′e yükselmiştir. Bunun manası 100 birimlik ihracat için 67 birimlik ithalat yapılması zorunlu olmuştur. Bu da ihracat artışının ithalat artışını zorunlu kıldığını ve artan ihracatın ülkeye döviz kazandırmak bir yana döviz kaybettirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.
14-En yüksek dış ticaret açığı: 52 milyar Dolar AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda dış ticaret açığı yani ithalat ihracat farkı 15,6 milyar Dolardı. 2006 yılı sonu itibariyle dış ticaret açığı 52 milyar Dolardır. AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde Türkiye ekonomisi toplam 152 milyar Dolar dış ticaret açığı vermiştir. 1950-2002 yılları arasındaki 52 yılda oluşan toplam dış açığı ise 194 milyar Dolardır.
15-En yüksek cari açık: 35 milyar Dolar 2002 yılı sonunda cari açık yani ülkeye mal ve hizmet karşılığı giren ve çıkan döviz farkı 1,5 milyardı. 2006 yılı sonunda cari açık 35 milyar Doları aşmıştır. AKP iktidara geldiğinde GSMH’nin binde 9′u oranında olan cari açık 2006 yılı sonunda GSMH’nin % 9′una ulaşmıştır. 2003-2006 yılları arasında toplam 77 milyar Dolar cari açık oluşmuştur. Halbuki 1950-2002 yılları arasındaki 52 yılda toplam 45 milyar Dolar cari açık meydana gelmiştir.
16-En fazla sıcak para: 80 milyar Dolar AKP iktidara geldiğinde Türkiye’deki sıcak para miktarı 24 milyar Dolardı. 2006 yılına gelindiğinde ülkedeki sıcak para miktarı 80 milyar Dolara yaklaşmıştır. Sıcak para miktarındaki 56 milyar Dolar tutarındaki artış; ülkeye 56 milyar Dolarlık sermaye girişi olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim 2003-2006 yılları arasında ülkeye giriş yapan toplam sıcak para 32 milyar Dolardır. 32 milyar Dolar olarak ülkeye giriş yapan sıcak para doların değer kaybetmesi ve borsa endeksinin yükselmesi sayesinde 80 milyar Dolarlık bir varlık haline gelmiştir. Yabancı yatırımcılar borsaya 13 milyar Dolar sıcak para girişi yapmış daha sonra düşen döviz kuru ve yükselen borsa endeksi nedeniyle 32,5 milyar Dolarlık bir varlığa sahip olmuşlardır.
17-En yüksek rezerv: 88 milyar Dolar AKP iktidara geldiğinde rezerv olarak tutulan döviz miktarı 38 milyar Dolardı. Bunun 28 milyar Doları Merkez Bankası rezervleri, 10 milyar Doları da çeşitli bankaların muhabir bankalarda yani yurtdışında ve kasalarında tuttukları rezervdi. 2002 yılı sonunda atıl olarak bekletilen rezervler GSMH’nin % 21′i oranındaydı. 2006 yılına gelindiğinde ise Merkez Bankası rezervleri 61 milyar Dolara, çeşitli bankaların muhabir bankalarda yani yurtdışında ve kasalarında tuttukları rezervler ise 27 milyar Dolara yükseldiği için toplam rezervler 88 milyar Dolar olmuştur. Yurt dışından yüksek reel faiz ile borçlanılarak elde edilen ve çok düşük faizle çeşitli ülkelerin Hazine bonolarına bağlanan yani ülke kaynaklarında atıl bekletilen rezervlerin GSMH’ye oranı 23′e yükselmiştir.
18-En yüksek dışarıya kaynak transferi:35 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında cari açığı finanse etmek için yurda giren sıcak para ve dış borçlanma için 35 milyar Dolar faiz ödenmiştir.
19-En yüksek kredi kartı borçları: 20 katrilyon 2002 yılı sonunda kredi kartı borçları 4 katrilyon TL idi. 2006 yılında ise kredi kartı borçları 20 katrilyon liraya ulaşmıştır.
20-En yüksek tüketici kredileri: 44 katrilyon AKP iktidara geldiğinde tüketici kredileri 2 katrilyon lira civarında olup toplam kredi hacminin sadece % 6,3′ünü oluşturmaktaydı. 2006 yılında tüketici kredileri 44 katrilyon liraya yükselip toplam kredi hacminin % 26,8′ini oluşturmaktadır.
21-En yüksek bankacılıkta yabancı payı: % 37 AKP döneminde yabancı bankalar Türk bankalarının % 37’sini ele geçirmişlerdir. Yabancı bankalar Türkiye’de şube açmak yerine daha çok var olan bankaları satın almışlardır. Özelleştirme ve TMSF satışları ile mali sektör yabancıların kontrolüne geçmiştir. Bankaların yabancıların eline geçmesi demek Türkiye ekonomisinin yabancıların kontrolüne girmesi demektir.
22-En yüksek İMKB’de yabancı payı: % 70 AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda yabancıların İMKB’de işlem gören hisse senedi ve Devlet borçlanma senetlerine bağlanmış portföy yatırımları 6.362 milyon Dolardı. Yani İMKB’de yabancı payı, 3.450 milyon Doları Hisse senedi, 3.579 milyon Doları da Devlet Borçlanma senedi olmak üzere toplam 6.362 milyon Dolardı. 2006 yılı sonu itibariyle yabancıların borsadaki yatırımları; 34.892 milyon Doları hisse senedi, 26.019 milyon Doları Devlet iç borçlanma senedi olmak üzere toplam 60.915 milyon Dolara ulaşmıştır. Yabancı yatırımcıların borsadaki payı % 70′e yükselmiştir. Yabancılar borsada hisse senedi satın alarak başta bankacılık olmak üzere bir çok şirketin kontrolünü ele geçirmişlerdir.
23-En yüksek tarımsal üretimden kopuş: 1.280.000 kişi AKP döneminde tarım sektöründe istihdam edilen nüfus 1.280.000 kişi azalarak 6.809.000 kişiye düşmüştür. Aynı dönemde sanayi sektörü ise sadece 757.000 kişiye iş sağladığı için 523.000 bin kişi işsiz kalmıştır.
24-En yüksek tarımsal ürün ithalatı: 24,4 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında 24,4 milyar Dolarlık tarımsal ürün ithal edilmiştir. 2002 yılında ithalatın % 7’sini oluşturan tarımsal ürün ithalatı 2006 yılında toplam ithalatın % 10′unu aşmıştır.
25-En yüksek işsiz sayısı: 4.321.000 kişi 2002 yılı sonunda işsiz sayısı 3.484 bin kişi idi. 2006 yılı sonunda resmi işsiz sayısı 2.344 bin, iş bulma umudunu kaybettiği işin iş aramaktan vazgeçenlerin sayısı 1.977 bin kişiye yükselmiştir. Böylece resmi rakamlardaki işsiz sayısı 4.321 bin kişiye ulaşmıştır.
26-En yüksek TL cinsinden rantiye geliri: % 26 AKP döneminde parasını Bonoya yatıranlar yıllık % 26, borsaya yatıranlar % 25,4 oranında reel gelir elde etmişlerdir. Dolar Kurunun sürekli düşmesi nedeniyle yurtdışından dolar cinsinden ülkeye gelip TL’ye çevrilerek borsa ve bonoya yatırım yapan yerli ve yabancı rantiyeciler; hem borsa ve bonodan hem de doların değer kaybetmesinden kazanmışlardır.
27-En yüksek Dolar cinsinden rantiye geliri: % 85,5 100 Doları 2002 yılı sonunda 1.650.000 TL’den TL’ye çevirip 165 milyon TL’ye sahip olan rantiyeci bunu Hazineye borç vererek değerlendirdiğinde 2006 yılı sonu itibariyle; 409 milyon TL’ye sahip olacaktır. Bunu 2006 yılı sonu itibariyle 1.430.000 TL’den Dolara çevirdiğinde 286 Dolar edecektir. Yani 4 yılda 100 Dolarını 286 Dolara çıkartmış olacaktır. Bu da dolar bazında yıllık % 46,5 oranında gelir elde etmek anlamına gelmektedir. 100 Doları 2002 yılı sonunda 1.650.000 TL’den TL’ye çevirip 165 milyon TL’ye sahip olan rantiyeci bu parasını borsaya yatırdığında 2006 yılı sonu itibariyle; 643 milyon TL’ye sahip olacaktır. Bunu 2006 yılı sonu itibariyle 1.430.000 TL’den Dolara çevirdiğinde 442 Dolar edecektir. Yani 4 yılda 100 Dolarını 442 Dolara çıkartmış olacaktır. Bu da yıllık % 85,5 oranında gelir elde etmek anlamına gelmektedir.
28-En yüksek yabancıya kaynak aktarımı: 187 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında uygulanan yüksek reel faiz-düşük döviz kuru nedeniyle Türkiye ekonomisi 187 milyar dolar kaynak transfer etmiştir. Son 4 yılda ihracatı aşan ithalat nedeniyle dış aleme 152 milyar Dolar, dış borç faiz ödemesi ve kar transferi olarak 35 milyar Dolar dış aleme kaynak transfer edilmiştir.
29-En yüksek faiz/enflasyon oranı(Enflasyona göre en yüksek faiz): Faiz hesaplamalarında asıl önemli olan enflasyon faiz farkıdır. AKP döneminde enflasyon hızla aşağı doğru çekildiği halde faizler aynı hızla düşmediği için enflasyon faiz farkı en düşük düzeye inmiştir. AKP iktidarında enflasyon/faiz farkı % 43′e inmiştir. Refah-Yol iktidarında bu oran % 89′idi. Yani AKP döneminde enflasyon ancak faiz oranlarının % 43′ü oranında olduğu için reel faiz yüksek kalmıştır. Halbuki Refah-Yol iktidarında enflasyon faizin % 89′u oranında olduğu için reel faiz doğal olarak düşmüş hatta bazı aylarda negatif olmuştur.
30-En yüksek bankacılık gelirleri: 138 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında bankacılık sektörü 197 katrilyon (yani 138 milyar Dolar) faiz, komisyon ve aracılık geliri elde etmiştir. Aynı dönemde GSMH ise 198 milyar Dolar artmıştır. Yani artan GSMH’nin yaklaşık olarak % 70′i bankacılık sektörünün faiz, komisyon ve aracılık gelirlerinden oluşmaktadır. Bu da artan Milli Gelirin % 70′inin bir avuç rantiyeciye gitmesine karşılık, artan Milli Gelirin sadece % 30′u 73 milyon halka ait olduğu için; MG artarken halk fakirleşmiştir.
31-En yüksek vergi yükü: % 33,3 AKP iktidara geldiğinde sosyal güvenlik kesintileri dahil toplam vergi yükü GSMH’nin % 31,3′ü idi AKP döneminde vergi yükü GSMH’nin % 33,3′e yükselerek Cumhuriyet tarihinin en yüksek oranına ulaşmıştır.
32-En yüksek dolaylı vergi oranı: % 72 Zengin ve fakirden eşit tutarda alındığı için adaletsiz olan dolaylı vergiler AKP döneminde temel vergi kaynağı haline gelmiştir. AKP iktidarından önce vergi gelirlerinin % 66,3�ünü dolaylı vergiler oluştururdu. AKP iktidarında toplam vergi gelirlerinin % 72’si dolaylı vergilerden oluşmaktadır.
33-En yüksek kapanan şirket sayısı: 8.996 2002 yılında 3.495 adet şirket kapanmıştır. 2006 yılında kapanan şirket sayısı 8.996′ya yükselmiştir. Kapanan şirket sayısındaki artış % 157′dir. 34-En yüksek protestolu senet sayısı: 1.177.910 Protestolu senet sayısı 2006 yılında 1.177.910′a çıkmıştır. Ekonomik istikrarın en önemli göstergesi olan protestolu senet sayısı 2002 yılı sonunda 499.000 idi. Protestolu senet sayısındaki artış oranı % 136′dır.
35-En yüksek karşılıksız çek sayısı: Karşılıksız çek sayısı 2006 yılında 1.144.740′a yükselmiştir. AKP iktidara geldiğinde karşılıksız çek sayısı 743.000 idi. Karşılıksız çek sayısındaki artış oranı % 54′dür.
36-En uzun IMF denetim ve yönetimindeki dönem: 10 yıl Türkiye’nin 1946 da başlayan 60 yıllık sürede IMF gözetim ve denetimi altındaki en uzun dönemi 1998-2008 yılları arasındaki 10 yıllık dönemdir. 1980-88 yılları arasındaki en uzun IMF gözetim ve denetimindeki süre, AKP iktidarında 10 yıla çıkartılmıştır. ANAP iktidarından sonra tüm iktidar süresini IMF gözetim ve denetiminde geçiren tek parti iktidarı AKP iktidarı olmuştur. AKP Hükümeti kendinden önceki Ecevit Hükümetinin IMF ile yaptığı Stand-by anlaşmasını aynen uygulamış ve bu anlaşmanın süresi bitiğinde Mayıs 2005′de IMF ile yeni bir Stand-by anlaşması yaparak 2008 yılına kadar ekonominin yönetim ve denetimini IMF’ye devretmiştir.
37-En yüksek kısa vadeli dış borçlanma: 44 milyar Dolar AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda ülkenin toplam kısa vadeli dış borç stoku 16 milyar Dolar olup, toplam dış borç stokunun % 14,5′i oranındaydı. 2003-2006 yılları arasında dış borçlanmada ağırlığın kısa vadeli borçlanmaya verilmesi sonucu 2006 yılında kısa vadeli dış borç stoku 44 milyar Dolara yükselip toplam dış borç stokunun % 22,7’sine ulaşmıştır.
38-En yüksek özel sektör pozisyon açığı: 45 milyar Dolar 2006 yılında özel sektörün dış borç stoku 65 milyar Dolara pozisyon açığı da 45 milyar Dolara ulaşmıştır. Yani özel sektörün elindeki dövizler ile döviz cinsi borçları arasındaki fark 45 milyar Dolara yaklaşmıştır. 2002 yılında özel sektör 37 milyar Dolar dış borç ve 26 milyar Dolar dış pozisyon açığına sahip idi.
39-En yüksek yabancı mevduat: 24 milyar Dolar Uygulanan yüksek reel faiz ve düşük döviz kuru nedeniyle, Türkiye uslular arası sermaye için en cazip ülkelerden biri haline gelmiştir. 2006 yılında yabancıların Türkiye’deki bankalarda bulunan mevduatı 24 milyar Doları aşmıştır.
40-En fazla açlık sınırı altındaki kişi sayısı: 1.870.000 kişi Resmi rakamlara göre 1.870 bin kişi açlık sınırının altındadır. Yani aylık 143 milyon liralık gelire sahip değildir.
41-En yüksek yoksulluk sınırı altındaki kişi sayısı: 58.724.000 kişi Nüfusun % 82’si aylık 363 milyon liralık gelirin altında olduğu için yoksulluk sınırı altındaki kişi sayısı 58.724 bin kişidir.
42-En düşük yatırım kredileri/toplam kredi oranı: % 5,6 2002 yılı sonunda yatırım kredileri toplam kredi hacminin % 7,7’sini oluşturuyordu. AKP iktidarı döneminde bankacılık sektörünün ağırlıklı olarak tüketimi finanse edici kredi kartı ve tüketici kredilerine yönelmeleri sonucu 2006 yılında % 5,6′ya düşmüştür.
43-En düşük kamu personeline bütçeden ayrılan pay: % 21 AKP dönemine kamu personeline bütçeden ayrılan pay % 21′e düşmüştür. Halbuki Ecevit döneminde bile bu oran % 21,1′idi. Aynı oran Refah-Yol Hükümeti zamanında % 26′idi.
44-En düşük ihracat/ithalat oranı: % 61 2002 yılı sonunda ihracatın ithalatı karşılama oranı % 70 idi. Yani yapılan ithalatın % 70′i ihracat gelirleri ile karşılanmaktaydı. 2006 yılına geldiğinde ihracatın ithalatı karşılama oranı % 61′e düşmüştür.
45-En düşük kamu yatırım/GSMH oranı: % 1,4 Kamu yatırımlarının GSMH içindeki payı % 1,4′e inmiştir. Halbuki bu oran Refah-Yol Hükümetinde % 2,2′idi.
46-En düşük tarımsal desteklemeler/GSMH: % 0,7 Tarımsal desteklemelerin GSMH içindeki payı binde 7 gibi çok düşük bir düzeye inmiştir.
47-En düşük yatırım/bütçe giderleri: % 5 Kamu yatırımlarına bütçeden ayrılan pay % 5′e inmiştir. Bu oran 1999-2002 yılları arasındaki Ecevit Hükümeti döneminde bile % 6 oranındaydı. Aynı oran Refah-Yol Hükümetinde % 8 idi.
48-En düşük tasarruf düzeyi: % 16,6 AKP döneminde vatandaşların satınalma düzeyi ve gelirleri sürekli gerilediği için; tasarrufların GSMH’ye oranı % 16,6′ya düşmüştür. Bu oran en düşük tasarruf oranıdır. Tasarruf oranının düşmesi, yatırımlara yönelecek kaynakların azalttığı gibi yurtdışına bağımlılığı da artırmıştır. 1999-2002 yılları arasında tasarrufların GSMH’ye oranı yani GSMH’nin tasarruf edilen kısmı % 19,2 idi. Refah-Yol döneminde tasarrufların GSMH’ye oranı % 21,3 idi.
49-En düşük reel döviz kuru: % 60,2 AKP’nin iktidara geldiği Kasım 2002 tarihinde Dolar kuru 1.650.000 TL idi. 2003-2006 yılları arasında toplam enflasyon % 53 oranında olduğu için, Dolar kuru enflasyon kadar artsaydı bile 2006 yılı sonunda Dolar kurunun en az 2.524.500 TL olması gerekirdi. Halbuki yüksek reel faiz-düşük döviz kurunun teşvik ettiği sıcak para girişi nedeniyle ülkede yapay bir döviz bolluğu oluşmuş ve Dolar kuru 2006 yılı sonu itibariyle 1.420.000 TL olarak gerçekleşmiştir. Merkez Bankası hesaplamalarına göre TÜFE bazlı reel efektif döviz kuru Kasım 2002′de 123,7 iken 2006 yılı sonu itibariyle 160,2�ye yükselmiştir. Yani döviz kuru % 60,2 oranında değer kaybetmiş ve olması gereken değerin % 60,2 oranında altına düşmüştür. Bu oran 1980 sonrası en düşük reel döviz kuru oranıdır. Reel döviz kurunun bu denli düşük tutulması, ithalatın patlamasına ve dış ticaret açığı ile cari açığın kontrol edilemez düzeylere yükselmesine yol açmıştır.
50-En düşük reel ücretler: % 23 oranında düşüş AKP döneminde yaşanan ekonomik büyümeye rağmen ücretler enflasyon kadar artırılmadığı için reel ücretler sürekli gerilemiştir. 2003 ve 2006 yılları arasında kişi başına üretimin % 35 oranında artmasına karşılık, ücretlilerin reel gelirleri % 23 oranında gerilemiştir. Enflasyondaki düşüş ve ekonomik büyüme, çalışanların gelirlerini artırmak yerine geriletmiştir.
AKP’NİN İLKLERİ:
1-İlk defa bir Başbakan zam isteyen memur sendikalarına ‘IMF’yi ikna edin dedi.
2-İlk defa bir Ekonomi Bakanı, BDDK’nın çıkardığı yönetmelikleri inceletmek için IMF’den denetçi talep etti.
3-İlk defa bir Başbakan ‘tezkere geçmese memura maaş ödeyemeyiz’ dedi.
4-İlk defa ekonomi büyürken istihdam yerinde saydı.
5-İlk defa cari açık verilirken döviz kuru sürekli düştü
6-İlk defa enflasyon sürekli düşerken faizlerdeki düşüş enflasyondaki düşüşün gerisinde kaldı.
7-İlk kez ithalat 100 milyar Doları aştı.
8-İlk kez cari açığın üstünde borçlanma yapıldı.
9-İlk kez Yunan Kilise Bankası Türkiye’de banka aldı.
10-İlk defa Domuz kesimlik hayvanlar sınıfına alındı ve teşvik kredisi verildi.
11-İlk defa finansman ihtiyacı üstü borçlanma yapıldı.
12-İlk defa kamunun kamuya olan borcu piyasadan borçlanılarak ödendi.
13-İlk defa düşük faizli dış borç yüksek faizli iç borç ile ödendi.
14-İlk defa döviz sürekli düşerken döviz cinsi borçlar TL cinsi borca çevrildi.
15-İlk kez sosyal transferler yatırımları geçti.
16-İlk kez İsrailli iş adamına gizli bir şekilde 800 milyon Dolar kaynak aktarıldı.
17-İlk defa bir Başbakan işsizliğin dünya gerçeği olduğunu söyledi.
18-İlk defa yabancı rantiyecilere vergi muafiyeti tanındı.
19-İlk defa bir kanun daha uygulanmadan değiştirildi. 5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Türk Ceza Kanunu daha yürürlüğe girmeden değiştirildiler.
20-İlk defa bir kanun bir haftada iki kez değiştirildi 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu bir haftada iki kere değiştirildi.
21-İlk defa tarımsal üretimde dış ticaret açığı ortaya çıktı.
22-İlk defa borç GSMH’yi aştı.
23-İlk defa şirketlerin yatırım istisnası kaldırıldı.
24-İlk defa çiftçi ve emekliden vergi alınması sözü verildi.
25-İlk defa GSMH artarken KDV tahsilatı yerinde saydı.
26- İlk defa bir Başbakan faizin dünya gerçeği olduğunu söyledi.
27-İlk defa Petrol Kanunu ile yabancılara 50 yıllık imtiyaz verildi.
28-İlk defa zina suç olmaktan çıkarıldı.
29-İlk defa kapkaç diye bir sektör ortaya çıktı.
30-İlk defa bir Başbakan çiftçilere ‘Gözünü toprak doyursun’ dedi.
31-İlk defa bir Başbakan Müslüman topraklarını işgal eden Hıristiyan ABD askerlerinin sağ salim ülkelerine dönmeleri için dua ettiği açıkladı.
32-İlk defa bir Başbakan ‘Bir dönem dini kullandık’ dedi.
33-İlk defa dar gelirlilerin alım gücü bu kadar düştü.
34-İlk defa bir Başbakan en fazla yurtdışı seyahat yaptı.
35-İlk defa bir Başbakan yapılan bir ihalede önce uçak istedi sonra mercedece razı oldu.
36-İlk defa enflasyon % 10 artarken pancar fiyatları 99 Kuruştan 88 Kuruşa indi.
37-İlk defa fındık üreticileri en büyük mitingi yaptı.
38-İlk defa bir Başbakan ve Dışişleri Bakanı, İslamiyet’i yok etmeye yemin eden bir Papa’nın heykeli önünde fotoğraf çektirdi.
39-İlk defa iletişim sektörünün tamamı yabancıların kontrolüne geçti.
40-İlk defa bir Başbakan Türkiye’yi pazarladığını açıkça itiraf etti.
41-İlk defa bir Başbakan toprak satılıyorsa ‘alıp götürmüyorlar ya’ dedi.
42-İlk defa IMF ‘Türkiye ekonomisi cehennemde’ dedi.
43-İlk defa bir Başbakan ‘Borç yiğidin kamçısıdır’ demekle borçlanmayı başarı olarak gösterdi.
44-İlk defa bir cami kiliseye çevrildi.
45-İlk defa Kilise ve Havralar imar planlarında yer aldı.
46-İlk defa bir Başbakan Yahudi Think Tank kuruluşundan ‘Üstün Cesaret Ödülü’ aldı.
47-İlk defa Türk askerinin başına ABD güçlerince çuval geçirildi.
48-İlk defa TBMM tarafından tezkerenin red edilmesine rağmen Dışişleri Bakanlığı genelgesi ile savaş araç ve gereçleri Türkiye üzerinden Irak’a aktarıldı.
49-İlk defa bir Başbakan Başdanışmanı Amerikalılara Başbakan için “Bu adamı kullanın, dini inancı size yardımcı olacaktır, onu süpürge deliğinden aşağı atmayın” dedi.
50-İlk defa bir Türkiye Başbakanı, İslam dünyasının sınırlarını değiştirecek BOP’un yani Büyük İsrail Projesi’nin Eşbaşkanı oldu. GELİR DAĞILIMINDAKİ BOZUKLUK MEVDUAT DAĞILIMINDA AÇIKÇA GÖRÜLMEKTEDİR. BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu) Aralık 2006 Aylık Bülteni yayımlanmıştır. Bültende Türk bankacılık sisteminde toplam 70.632.000 mevduata ait 296,9 katrilyon TL mevduat bulunduğu belirtilmiştir.
Mevduatın dağılımı şöyledir;
-10 milyara kadar olan mevduat toplam 26,2 katrilyon TL olup 69.305.000 mevduata ait,
-10 milyar-50 milyar arası mevduat toplam 52,2 katrilyon TL olup 2.357.000 mevduata ait,
-50 milyar-250 milyar arası mevduat toplam 62,4 katrilyon TL olup 697.000 mevduata ait,
-250 milyar-1 trilyon arası mevduat toplam 38,6 katrilyon TL olup 88.000 mevduata ait,
-1 trilyon ve üstü mevduat toplamı 116,6 katrilyon TL olup 16.000 mevduata ait, BDDK verilerine göre toplam bankalarda 70.632.000 mevduat hesabı bulunmaktadır.
Nüfusun 15 milyonunun 15 yaş ve altı küçükleri olduğu ve en az bunun kadar olan nüfusun diğer kesiminin de bankalarda mevduat hesabı bulunmadığı dikkate alındığında; 70 milyon olan mevduat sayısının en fazla 40 milyon kişiye ait olduğu görülmektedir.
Yukarıdaki verilere göre;
-Mevduatın % 8,8′i oranında 26,2 katrilyon TL tutarındaki kısmı 10 milyar altıdaki mevduatlardan oluşmaktadır. Söz konusu mevduat 69.305.000 mevduata ait olup toplam mevduat sayısının % 98′ine aittir. Yani bankada parası olanların dahi % 98′i ancak mevduatın % 8,8′ine sahiptir.
-Mevduatın % 39′u oranında 116,8 katrilyon TL tutarındaki kısmı 1 trilyon ve üstü mevduatlardan oluşmaktadır. Söz konusu mevduat 16.000 mevduat hesabından oluşmakta olup, toplam mevduat sayısının on binde 2’sine aittir. 16.000 adet mevduatın en fazla 7.000 kişiye ait olduğu dikkate alındığında; bankalardaki mevduatın % 39′una sadece 7.000 kişinin sahip olduğu görülmektedir. Yani 7.000 kişi veya 1.000-1.500 aile Türkiye zenginliğinin % 39′una sahiptir. Nüfusun on binde 2’sinin zenginliğin % 39′una sahip olduğu bir ortamda gelir dağılımı adaletinde bahsetmek hayaldir. Bu da gösteriyor ki; gelir dağılımı AKP döneminde akıl almaz şekilde bozulmaktadır. Genel olarak % 20, % 10 ve % 5′lik dilimler halinde gösterilen en fakir-en zengin arasındaki gelir adaletsizliğin bile aldatıcı olduğu, durumun çok daha vahim olduğu mevduattaki dağılımda açıkça görülmektedir. Nitekim 2006 yılında Türkiye’deki Dolar milyarderi sayısı 8′den 22′ye çıkarken, Fransa’daki dolar milyarderi sayısı artmamış ve 10 civarında kalmıştır. Bu da AKP iktidarında ekonomik büyümenin, istikrarın kimin işine yaradığını açıkça ortaya koymaktadır. İstikrarlı bir şekilde büyüyen en fazla 7.000 kişinin gelir ve servetidir. GELİR DAĞILIMINDAKİ BOZUKLUĞU TÜİK RAKAMLARI DA AÇIKÇA ORTAYA KOYMAKTADIR. TÜİK’in % 20, % 10 ve % 5′lik dilimler halinde gösterdiği gelir dağılımına göre; Nüfusun en zengin % 20′lik kesimi Milli Gelir’in % 45′ine sahipken, Nüfusun en fakir % 20′lik kesimi Milli Gelir’in % 6’sına sahiptir. Nüfusun en zengin % 10′luk dilimi Milli Gelir’in % 29′una sahipken, Nüfusun en fakir % 10′luk kesimi Milli Gelir’in % 2’sine sahiptir. Nüfusun en zengin % 5′lik kesimi Milli Gelir’in % 19′una sahipken, Nüfusun en fakir % 5′lik kesimi Milli Gelir’in % 0,8′ine sahiptir. Resmi rakamlara göre nüfusun % 16,4′ü aylık 156 milyon liralık gelirin altında bir gelir elde etmektedir. Yani kişi başına milli gelirleri yıllık 1.337 bin Dolar dır. En fakir % 10′luk kesimin(7,2 milyon kişinin) Kişi Başına Milli Geliri yıllık 1.140 Dolar, en zengin % 10′luk kesimin Kişi Başına Milli Geliri yıllık 15.525 Dolardır. En fakir % 5′lik kesimin (3,6 milyon kişinin) yıllık geliri 394 Dolardır. DÜNYA EKONOMİSİNİN ADALETSİZ YAPISI Irkçı emperyalist tekelci sermaye dünyadaki gelir ve servet dağılımını tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir şekilde bozmaktadır. 2005 yılında dünyanın toplam Gayri Safi Yurtiçi Hasılası 44.455 milyar Dolar olarak gerçekleşmiş ve dünya nüfusu 6.555 milyona yükselmiştir. Fakat dünyada üretilen Gayri Safi Hasıla çok adaletsiz bir şekilde gerçekleşmiştir. Batılı ülkeler olarak bilinen gelişmiş ülkelerin toplam nüfusu 969 milyon olmasına karşılık bu ülkelerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla toplamları 32.434 milyar Dolardır. Dünya nüfusunun % 14′ünü oluşturan gelişmiş ülkelerin dünyadaki Gayri Safi Hasıla’nın % 78′ine sahiptir. Batı dışı ülkeler olarak bilinen gelişmekte olan ülkelerin toplam nüfusu 5.586 milyon kişi olmasına karşılık bu ülkelerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla toplamları 10.451 milyar Dolardır. Dünya nüfusunun % 86’sını oluşturan gelişmekte olan ülkelerin dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 22’sine sahiptir. Ülkeler bazında bu analiz derinleştirildiğinde adaletsizlik daha da vahim bir durum almaktadır. ABD dünya nüfusunun % 4,5′ine sahip olduğu halde dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 28′ine, AB ülkeleri (15 ülke) dünya nüfusunun % 5,9′una sahip oldukları halde dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 29′una, Japonya dünya nüfusunun % 1,9′una sahip olduğu halde dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 10′una, Sahip bulunmaktadır. Gelişmiş Batılı ülkelerin gelişmekte olan Batı dışı ülkelere karşı adaletsiz gelir dağılımı, Gelişmiş Batılı ülkelerin içinde de kendini göstermektedir. Yani dünyada nasıl ki gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasında gelir dağılımı adaletsizliği varsa gelişmiş ülkelerin içinde de aynı adaletsizlik vardır. Dünyanın zenginliklerine bir avuç ırkçı emperyalist rantiyeci el koymakta ve dünyanın geri kalan tüm kesimlerini de açlığa, sefalete ve yoksulluğa mahkum edilmektedir. Dünyadaki bütün insanların katkıları ile üretilen Gayri Safi Hasıla bir avuç mutlu azınlığa gitmektedir. Her gün giderek artan bu adaletsizlik dünya barışını tehdit etmekte ve dünyayı yaşanamaz duruma koymaktadır. Örneğin dünya nüfusunun % 14′ünü oluşturan gelişmiş ülkelerin Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’sı 35.000 Dolar iken, dünya nüfusunun % 86’sını oluşturan gelişmekte olan ülkelerin Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’sı 1.871 Dolardır. Yani 970 milyon kişinin geliri ortalama 35.000 Dolar iken 5,6 milyar kişinin geliri 1.871 Dolardır. Dünya nüfusunun % 4,5′ine sahip olan ABD’de Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla 41.783 Dolar iken, dünya nüfusunun % 20’sini oluşturan Çin’de Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla 1.691 Dolardır. IMF’ye BORÇLAR 10 MİLYAR DOLAR AZALDI MI ? Sayın Başbakan yaptığı açıklamada IMF’ye olan borçlarını 24 milyar Dolardan 14 milyar Dolar’a düşürdüklerini ve geçmiş dönemin borçlarını ödediklerini ifade etmiştir. AKP döneminde IMF’ye olan borçlar gerçekten azalmıştır yani AKP Hükümeti, IMF’den aldığı borçtan daha fazla IMF’ye ödeme yaptığı için IMF’ye olan borç azalmıştır. Fakat bu durum ekonomide iyileşme olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim IMF’ye olan borçlar üreterek kazanılan dövizlerle ödenmiş değildir. IMF’ye olan borçların nasıl ödendiği aşağıda merhaleler halinde açıklanmıştır.
1-Türkiye’de döviz kuru baskı altına tutulduğu ve reel faizler dünyanın en yüksek seviyesinde olduğu için ırkçı emperyalist tekelci sıcak para Türkiye’ye döviz olarak gelmiştir.
2-Ülkeye giren sıcak para Merkez Bankası aracılığıyla dövizden TL’ye geçmiştir. Yani Merkez Bankası sıcak paracılardan döviz alarak onlara TL vermiştir.
3-Hazine dövizden TL’ye dönen sıcak paracılardan yüksek reel faiz ve kısa vade ile borçlanmıştır.
4-Hazine sıcak paracılardan borçlanarak temin ettiği TL ile TCMB’den döviz satın almıştır.
5-Hazine TCMB’den satın aldığı döviz ile IMF’ye olan borçlarını ödemiştir. Bu durumda IMF’ye olan borçlar borçlanarak ödenmiştir. Fakat IMF’ye olan dış borçlar uzun vadeli ve nispeten düşük faizli olmasına karşılık, sıcak paracılara olan iç borçların hem vadesi daha kısa hem de faizi daha düşüktür. Örneğin IMF’ye olan borçların döviz cinsinden faizi % 6 civarındadır. Buna karşılık IMF’ye olan borçlarını ödeyebilmek için AKP Hükümeti sadece son 4 yılda dolar cinsinden yıllık % 26,7 faizle borçlanmıştır. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda IMF’ye olan borçlar 13,9 milyar Dolar olduğu halde, AKP döneminde de IMF’den borç alındığı için 2004 yılı sonunda yani 2 yılda IMF’ye olan borç 18,4 milyar Dolar çıkmıştır. 2005-2006 yılları arasında ise yukarıda izah edildiği üzere IMF’den alınan borçtan daha fazla borç ödendiği için 2006 yılı sonunda IMF’ye olan borç 12 milyar Dolara inmiştir. Yani AKP iktidarı 4 yılda IMF’ye olan borcu sadece 1,9 milyar Dolar azaltmıştır. IMF’ye olan borçların ödenmesi, Türkiye’nin IMF’nin gözetim ve denetiminden kurtulmasına yardımcı olduğu ölçüde önem taşımaktadır. IMF’ye olan borçlar ödendiği halde IMF ile yapılan Stand-by anlaşması devam ediyorsa yani IMF’nin ekonomi üzerindeki yönetim ve denetimi devam ediyorsa, IMF’ye borçların ödenmesi bir anlam ifade etmez. Daha önceki iktidarlar IMF ile Stand-by anlaşması yaparak yani ekonominin yönetim ve denetimini IMF’ye devretmenin karşılığında IMF’den uzun vadeli ve düşük faizli borç para alıyorlardı. AKP iktidarı ise hem ülke ekonomisinin yönetim ve denetimini IMF’ye devretmiş hem de karşılığında düşük faizli-uzun vadeli borç alacağına IMF’ye olan dış borcu içerdeki sıcak paracılardan daha kısa vade ve daha yüksek reel faizle borçlanarak ödemiştir. Bu durumda IMF’ye olan borçlar ödendiyse neden halen IMF 4 ayda bir gözden geçirme adı altında denetim yapıyor ve neden IMF’nin istediği yasalar hukuk ve milletin talepleri hiçe sayılarak Meclis’ten geçiriliyor sorularını sormak gerekmektedir. Aynı şekilde geçmiş dönemin borçlarını ödediğini iddia eden Başbakan, kendi dönemlerinde toplam 425 milyar Dolar iç borçlanma yapıldığını, yapılan borçlanma ile borçların ödendiği buna rağmen 2002 yılı sonunda 92 milyar Dolar olan iç borcun 2006 yılı sonunda 180 milyar Dolara çıktığını halktan saklamaktadır. Evet AKP döneminde IMF’den alınan borçtan daha ziyade IMF’ye borç ödendiği için IMF’ye olan borç azalmıştır. Ama bu ödeme içerden ve dışardan borçlanarak yapıldığı için 2002 yılı sonunda 263 milyar Dolar olan toplam borç 2006 yılı sonunda 481 milyar Dolara çıkmıştır. BÜTÇEDEKİ DÜZELME GERÇEKÇİ DEĞİL 2006 yılı bütçe gerçekleşmeleri açıklandığında sayın Başbakan, ‘1976′dan beri ilk defa en düşük bütçe açığının gerçekleştiğini’ söyleyerek bütçe dengelerinin düzeldiğini ifade etmiştir. 2006 yılı bütçe tahmini ile yıl sonu gerçekleşme değerleri aşağıda gösterilmiştir. Trilyon TL Gerçekleşme Bütçe ödeneği Harcamalar 175.304 174.322 1-Faiz hariç harcamalar 129.359 128.062 Personel giderleri 37.734 36.021 Sos. Güv. Kur. Devlet Primi 5.067 4.975 Mal ve hizmet alımı 18.646 17.721 Cari transferler 49.603 49.108 Sermaye giderleri 11934 12.452 Sermaye transferleri 2.637 1.834 Borç verme 3.738 4.256 Yedek ödenekler 0 1.695 2-Faiz harcamaları 45.945 46.260 Gelirler 171.309 160.326
1-Genel bütçe gelirleri 166.620 156.214 Vergi gelirleri 137.474 132.199 Vergi dışı gelirler 26.435 21.372 Sermaye gelirleri 1.841 2.269 Özel gelirler ile bağışlar 870 374.
2-Özel bütçeli idarelerin özel gelirleri 3.292 2.963 3-Düz. Denet. Kur gelirleri 1.398 1149 Bütçe dengesi.
3.995 -13.996 AKP İktidarı 2006 yılında 13,9 katrilyon bütçe açığı hedeflediği halde yıl sonunda bütçe açığı 3,9 olarak gerçekleşmiştir.
Bütçe açığının hedeflenen değerden düşük gerçekleşmesi; 1- Bütçedeki faiz dışı harcamaların kısıtlanarak bir sonraki yıla aktarılması, 2- Çeşitli arızi/geçici gelir kaynaklarından gelir elde edilmesi ile sağlanmıştır. Kısacası bütçe faiz giderlerinde tasarruf sağlanarak düzelmiş değildir. 2006 yılı bütçesinde açığın düşük gerçekleşmesi gerçekçi bir durum değildir. Çünkü; -2006 yılı bütçesinde yatırımlar için 12 katrilyon ödenek ayrıldığı halde dönem sonunda 8 katrilyon nakdi gerçekleşme sağlanmıştır. Yani müteahhitlere iş yaptırılmış ama 4 katrilyon olan alacakları ödenmeyerek bütçe emanetlerine alınmış ve 2006 yılının gideri 2007 yılına aktarılmıştır. Fakat 2006 bütçe giderlerinde bu para ödenmiş gibi gösterilmiştir.
-Sağlık harcamaları içinde gösterilen 2 katrilyon TL tutarındaki eczacıların ilaç bedelinden alacakları ödenmeyerek bütçe emanetlerine alınmış yani 2007 yılına aktarılmıştır.
-Kamu ve özel hastaneler olan 2 katrilyon TL tutarındaki borçlar ödenmeyerek bunlardan alınan mal ve hizmet bedeli bütçeye yansıtılmamıştır.
-Başta TDEAŞ, SSK ve BOTAŞ olmak üzere bir çok KİT’ten alınan mal ve hizmet karşılığı ödenmesi gereken 2 katrilyon TL tutarındaki borç ödenmediği için bütçe rakamları dışında bırakılmıştır. Bütçede ödenmeyip gelecek yıla aktarılan bu harcamalarda dikkate alındığında bütçe açığının 4 katrilyon olmayıp 14 katrilyon olduğu açıkça görülmektedir 2006 yılında 160 katrilyon gelir hedeflendiği halde 171 katrilyon gelir elde edilmiştir. Bu durum arızidir. Çünkü gelir kalemleri içinde gösterilen mal ve hizmet ithalatından alınan vergi ile özelleştirme gelirleri 2006 yılına mahsus olup geçici gelir kalemleridir.
Nitekim; -İthalatın olağanüstü artmasına bağlı olarak ithalattan alınan vergiler 4 katrilyon TL artmıştır. Fakat ithalatın bu kadar artması halkımızın tasarruflarının yabancı ülkelere gitmesi demektir.
-Milletin yıllarca bin bir fedakarlıkla meydana getirdikleri stratejik kuruluşların özelleştirme adı altında yabancılara peşkeş çekilmesi sonucu 11 katrilyon gelir elde edilmiştir.
Yukarıdaki gelirlerin toplamı 15 katrilyon TL’dir. Bu 15 katrilyon 2006′ya mahsus bir gelirdir. AKP iktidarı son 4 yıldır sürekli bütçe açığı üstünde borçlanma yapmaktadır. Dönem başında bütçe açıkları fazla gösterilmekte ve böylece borçlanmaya gerekçe oluşturulmaktadır. Nitekim 2006 yılında bütçe 4 katrilyon TL açık verdiği halde Hazine 8 Katrilyon net borçlanma yapmıştır. Yani mevcut iç ve dış borcun tamamı yeni borçlanma ile ödendiği gibi, ödemesi yapılan borçtan 8 katrilyon daha fazla borç alınmıştır. Bütçe açığının 4 katrilyon olduğu bir dönemde net 8 katrilyon borçlanma demek; mevcut iç ve dış borcun yeni borçlanma ile ödendiğini, bütçe açığının borçla kapandığını ve bütçe açığı üstünde lüzumsuz yani ihtiyaç yokken 4 katrilyon borçlanma yapıldığını göstermektedir. AKP bütçe açığı azaldığı halde neden son sürat borçlanmaya devam etmektedir?
AKP iktidarda kalabilmek için iç ve dış rantiyecilere faiz ödemekte yani tabiri caizse resmi rüşvet vermektedir. İşte bunun için yani iç ve dış rantiyeciye faiz ödemek için ihtiyaçtan fazla borçlanma yapmaktadır. 2006 yılı bütçesinin 4 katrilyon TL açık ile kapanmasına karşılık 2007 bütçesinde açık 17 katrilyon TL olarak öngörülmüştür. Yani 2007 yılının 2006 yılından daha kötü geçeceğini AKP bile itiraf etmektedir.
alıntıdır. http://vatanhainleri.wordpress.com/category/yolsuzluk/
Başbakan Erdoğan, şunları kaydetti:
“Devam etmekte olan bir sürecin, aslında bu da içerisinde olan bir uygulama sanıyorum, soruşturma sürecinin içerisinde... Tabii bizler de iddianamenin bir an önce hazırlanmasını bekliyoruz. Herhalde yargının (iddianameyi) tamamlanmasına yönelik bir adımı diye düşünüyorum. Sayın Savcının, 10. Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla atılmış olan bir adım. Emniyet teşkilatımız da 10. Ağır Ceza Mahkemesinin aldığı bu kararı, bu sabah uygulamaya koymuş, şu anda netice budur.
Tabii bizim bir an önce bunun bir neticeye kavuşturulması beklentimiz de vardır. Temennimiz odur ki bu soruşturmalar neticesinde, karanlıklarda aydınlığa çıkmış olur.”
*******************************
BUNU YAPANA NE TÜRK DENİR, NE DE VATANSEVER BUNLAR HAKİKİ TÜRK VE TÜRKİYE DÜŞMANLARIDIR
Anne ve babası ayrı olduğu için Sefaköy’de dedesinin gecekondusunda yaşayan İlköğretim okulu öğrencisi İzel Edebali, Türk Milli Takımı'nın tur atlamasıyla başlayan sevinç gösterilerini izlemek için sokağa çıkmak istedi. Babaannesinin izin vermemesi üzerine, havai fişek gösterisini evlerinin bahçesinden izleyen küçük İzel, bir süre sonra başına isabet eden bir cisimle yere yığıldı. Başı kanayan İzel, önce özel bir hastaneye, ardından da İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’ne sevk edildi.
“Muhterem milletime tavsiyem odur ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki cevher-i asliyi cok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgecmesin!..”
Mustafa Kemal ATATÜRK
***************************************
OKUYALIM BAKALIM KİM KİMMİŞ ???
ATAMIZI SEVMEYENE BAKIN :)))
Nuray Canan Bezirgan, İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Tibbi Dökümantasyon Bölümü ikinci sınıf öğrencisiyken başörtülü sınava girmek isteyince 6 ay ceza aldı. Cezası ertelenince Kanada'ya iltica etti ve 7 yıl orada yaşadı.İlticacı çıktı! Atatürk düşmanı türbanlı kız, Kanada'da 1.5 saatte vatandaşlığa kabul edilmiş. 7 yıl aradan sonra Türkiye’ye dönme kararı ise şöyle açıklıyor: Oğlum kardeşleri, arkadaşları ve bizimle iletişim kurarken İngilizce’yi tercih etmeye başladı. Müslüman nüfusun az olması da diğer bir etken oldu. Kanada vatandaşlarıyla bu bağlamda ortak paydamız az olduğundan Türkiye’yi özlüyordum. Hem çocuklarımın kültürel erozyona uğramalarının önüne geçmek hem de kendi kökümüz Türkiye’de olduğu için dönme kararı aldım."
Hem İngiliz mandasında olsam daha özgür olurdum diyor hem de oğlum kültür erozyonuna uğruyor diye Kanada'dan Atatürk'ün kurduğu ülkemize geri dönüyor. Yani şimdi kurtuluş savaşını kaybetseydik sen İngiliz mandasında Türkçe mi konuşacaktın? Ayrıca müslümanlığı insanlar bu şekilde yaşayabilecekler miydi yani dini bir erozyon olmayacak mıydı o İngiliz ülkesinde? Ya yoksa çift kimliğin olduğu için Türkiye'de kafa bulandırmayamı geldin. değerli arkadaşlar TÜRKİYE'Yİ SEVENLER VATANIM DİYENLER bunlar hep planlı programlı şeyler. bakın bir örneği de aşağıda
Sivas El Sanatları Eğitim Merkezi Müdürlüğü'nce düzenlenen belge verme töreninde kız kursiyerlerin tek tip türbanlı kıyafet giymesi Sivas Valisi Veysel Dalmaz'ı rahatsız etti. Törene katılan Dalmaz'ın, neden böyle oldu diye sorduğu Eğitim Merkezi Müdürü Ahmet Arslan, "Tek tip kıyafet bizim de dikkatimiz çekti, böyle olsun istemezdik ama oldu. Ama burada böyle bir gelenek var. Kursiyerler her yıl diploma töreninde tek tip giyiyor. Altında başka birşey aramaya gerek yok" dedi.
Şimdi soruyorum Atatürk Cumhuriyeti'nin Valisi Veysel Dalmaz ve Eğitim Müdürü Ahmet Aslan'a bu öğrenciler bu kıyafetleri kendilerimi seçti yoksa özelliklemi seçildi bu kıyafetler....... ya yoksa dediğiniz gibi sadece TESADÜF mü .....
SAKIN UNUTMAYIN BÜYÜK ÖNDER BUNLARI YILLAR ÖNCE KİMLER İÇİN SÖYLEDİ
"Bizim dinimiz, milletimize hakir, miskin ve zelil olmayı tavsiye etmez. Tam tersine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin izzet ve şerefini korumalarını emrediyor."
"Bütün zorba hükümdarlar hep dini alet edindiler; Hakiki ulema, dini bütün alimler hiçbir vakit bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Fakat gerçekte alim olmamakla beraber, sırf o kılıkta bulundukları için alim sanılan, çıkarına düşkün haris ve imansız bir takım hocalar da vardır. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar dine uygundur diye fetva verdiler. Gerektikçe yanlış hadisler uydurmaktan çekinmediler. Gerçek ve imanlı ulema her vakit her devirde bunların kinine hedef oldu."
"İntisap etmekle bahtiyar olduğumuz İslam dinini, asırlardan beri alışılmış olduğu üzere bir siyaset vasıtası mevkiinden kurtarmak ve yükseltmek elzem olduğu hakikatini müşahade ediyoruz. Mukaddes ve lahuti olan inançlarımızı ve vicdanlarımızı çapraşık ve değişken olan ve her türlü menfaat ve ihtirasların tecellisine sahne olan siyasetten ve siyasetle ilgili bütün hususlardan bir an evvel ve kesin olarak kurtarmak, milletin, dünya ve ahiret saadetinin emrettiği bir zarurettir."
"Bizi yanlış yola sevkeden habisler, biliniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki, hep din kisvesi altındaki küfür ve alçaklıktan gelmiştir. Onlar her hayırlı hareketi dinle karşılarlar, halbuki hamdolsun hepimiz dindarız, artık bizim dinin icaplarını, dinin yasaklarını öğrenmek için şundan bundan derse ve akil hocalığına ihtiyacımız yoktur. Milletimizin içinde hakiki, ciddi alimler vardır. Milletimiz bu gibi alimleriyle iftihar eder. Bu gibi alimlere gidin, bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz deyin. Fakat umumiyetle buna da ihtiyaç yoktur. Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Eğer bizim dinimiz akla mantığa uygun bir din olmasaydı mükemmel olamazdı, dinlerin sonuncusu olmazdı.
Mustafa Kemal ATATÜRK
İşte Kevser ÇAKIR ve Nuray BEZİRGAN, Türban için mücadele eden ve bu ülkenin kurtuluşu için canını ortaya koyan ve bütün ülkelerin bir deha kabul ettiği Mustafa Kemal ATATÜRK'ün yerine koydukları özgürlük abidesi! kimmiş okuyun bakalım neler demişler.....!
Evet yanlış duymadınız, yanlış işitmediniz konuşmalar bu şimdi bir bakalım bu iki akıllı kızın savundukları humeyni kimmiş bi hafızalarımızı yoklayalım.
Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazar. VE BUGÜN HUMEYNİN TORUNUN İRAN İÇİN SÖYLEDİKLERİ
Humeyni nin torununda ABD ye çağrı ! İran ı islami diktatörlükten kurtar !
Olay, Portekiz Maliye Bakanı Fernandez’in yazdığı kitapla ortaya çıktı. Başkan Carter büyükelçilik baskınıyla sıkıntıya girdi. Mollaların ve ABD’nin bütün baskılarına direnen Humeyni, “Bir bildiğim var” diyordu. Olayın iç yüzü şuydu: Reagan, yardımcısı Bush aracılığıyla Madrit’te Humeyni’nin diplomatlarıyla anlaşmış, İran’ın, Amerikan seçimleri bitene kadar rehin diplomatları salıvermemesi kararlaştırılmıştı. Karşılığında İran, Reagan seçildikten sonra 40 milyon dolar para ve 5 milyar dolarlık silah alacaktı. Anlaşma belgeleri İran’daki Portekizli ajanlarca ele geçirildi. Silah sevkıyatı Lizbon havaalanından MOSSAD tarafından yapılıyordu ve Portekizli generaller de işin içindeydi. Sevkıyatı gizlemek için düzenlenen sahte belgelerde Türkiye’ye ilaç ve tesisat malzemesi gittiği yazıyordu. Konu Savunma Bakanı Costa’ya ulaştırıldı. Costa bu konudan rahatsızlığını sık sık dile getiriyordu. CIA ve askerler duruma el koyup Costa'nın bindiği uçağı havaya uçurdu. Son anda uçağa binen Başbakan Carneiro da “yanlışlıkla” ölmüş oldu. Rapor da 'üslubunca' yazıldı. Aksiyon Dergisi. (NOT) Humeyni ülkesine dönene kadar Fransa tarafından beslendi, bakıldı bir islam ülkesi Fransa !!!
Peki Atatürk'ü Sevmiyorum diyebilen bu iki kızcağız için Atamız neler söylemiş birde onu hatırlayalım.
"Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim diymez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim."
VE SORUYORUM... İŞTE KURTULUŞ SAVAŞI CEPHESİNDE VE ÇEŞİTLİ CEPHELERDE SAVAŞMIŞ KADINLARIMIZDAN, ANALARIMIZDAN BAZILARI ..... SİZE BENZEYEN BİRTEK YANLARINI BANA YAZIN.. FATİH ALTAYLI PROGRAMI TEKE TEK
İKİ TÜRBANLI ÖĞRENCİ BAKIN NELER SÖYLEDİLER
İŞTE EKRANDAKİ DİYALOG
Fatih Altaylı: Sizin facebookta bir siteniz mi var? Kevser adlı arkadaşımızın facebook adlı paylaşım sitesinde İran devriminde Ayetullah Humeyni’nin fotoğrafları yer alıyor. Doğru mu?
Kevser Çakır: Bir tane fotoğrafı var evet. Evet, seviyorum ve saygı duyuyorum.
Fatih Altaylı : Ama o Şii . Humeyni’nin nesini seviyorsun?
Kevser Çakır: Şii olması önemli değil. Benim için Müslüman biri. Hümeyni’yi seviyorum.
Fatih Altaylı : Ama İran'da baskı rejimi var.
Kevser Çakır: Ama İran'daki rejimi ben desteklemiyorum
Fatih Altaylı: Ama kurucusu Humeyni.
Kevser Çakır: Humeyni’nin aynı görüşleri sahip olması anlamına gelmez bu. Ben Humeyni'yi seviyorum şahsen.
Fartih Altaylı: Sen seviyor musun?
Nuray Bezirgan: Evet seviyorum.
Fatih Altaylı: Atatürk’ü seviyor musun?
Nuray Bezirgan : Atatürkü sevmeme hakkı var mı? Başıma bir iş gelmeyecekse ben sevmiyorum.
Atatürk'ün yetkiyi padişahtan alırken yani saraydan alırken laik bir Cumhuriyet kurmak için aldığını düşünmüyorum. Halk o zaman islami değerler için savaştı. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nın başlaması da Kahramanmaraş’ta Fransız askerlerinin Nene Hatun'un başörtüsüne uzanmasıyla olmuştur.
Fatih Altaylı: Maraş’la Erzurum’u birbirine karıştırdın.
Nuray Bezirgan: Her neyse. Maraş’ta Fransız askerleri bir kadının örtüsüne saldırıyor. Sütçü İmam buna karşı ilk ateşi açıyor. Böylelikle Kurtuluş savaşı başlıyor. Sonuçta cepheye cephanelik taşıyan kadınlar o dönemin insanları, o dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz hep Müslüman insanlar.
Fatih Altaylı: Peki bu ülkenin Kurtuluş Savaşı'nı örgütleyen bir adamı niye Humeyni kadar sevmiyorsun. Bunu merak ettim. Eğer Atatürk olmasaydı burada belki de İngilizler vardı, Fransızlar vardı.
Nuray Bezirgan: Yani İngilizler olsaydı benim haklarım daha geniş olacaktı. Zaten mesele bu yani. İnsanlar bana Atatürkçülük adına zulmediyorlarsa benden Atatürk'ü sevmemi bekleyemezsiniz.
Kevser Çakır: Yani bir insanın ismi üzerinden ideolojik bir kurgu oluşturulmaya çalışıldığı için bunlar oluyor. İyi Bir asker. Bunu biliyoruz.
Fatih Altaylı: Bu ülkeyi düşmanlardan arındırma sebebi. En azından bir minnet duygun yok mu?
Kevser Çakır: İyi bir asker biliyoruz.
Fatih Altaylı: Bugün sizin savunduğunuz özgürlükçü, cumhuriyeti kuran sizin temsil ettiğiniz iradenin, bugün iktidar olmasına olanak veren de rejimi kuran da yine Atatürk değil mi? Camileri de kapatmamış.
Nuray Bezirgan: Benim fikirlerimİ savunucak parti kurulamaz Türkiye’de. Zaten bu yasak. Benim fikirlerimi herhangi bir parti savunmaya kalktığı zaman parti kapatılır.
Müslümanlar haklarını elde etmek için gece gündüz çabalarlar. Birileri gelir parlementonun azıcık bir özgürlük tanımlamasına bile Atatürk adına, Cumhuriyetcilik adına, demokrasi adına ne adına olursa olsun özgürlüklerimizi elimizden alır.
Ben tamamiyle özgür olduğum hak ve özgürlüklerimin kısıtlanmadığı bir sistem istiyorum.Mesela siz nasıl ki başörtülü hakim bir hanımdan rahatsız olacağınızı söylüyorsanız ben sizin, mesela bu fikrinizin temelde Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet'te bizlerin hep tehdit olarak sizlere sunulmasından kaynaklandığını düşünüyorum.
Fatih Altaylı : Hayır ondan kaynaklanmıyor. Sizin “siz, biz” demenizden kaynaklanıyor.
Siz islami inançları sizin tarafınızda yaşamayan veya sizin gibi algılamayan insanları farklı görüyorsunuz. Sen, Recep Tayyip Erdoğan ve başkaları "siz- onlar, biz-onlar" dediğiniz zaman kendimi kötü hissediyorum.
Nuray Bezirgan : Sizin inancınız ne olduğu beni ilgilendirmiyor. Benim ilgi alanım değil. Kişi istediği dine sahip olur ya da olmaz yada dinsizdir. Bu benim size ikinci sınıf vatandaş olarak göreceğim anlamına gelmez. Ama Fatih Bey siz başörtülü bir hakimden rahatsız olduğunuzu söylüyorsunuz
Fatih Altaylı: Önyargılı olur diye rahatsız olurum.
Nuray Bezirgan: Tabii ki. Önyargınızın temelinde 85 yıldır yürütülen laik sistemin dayatmalarının olduğunu düşünüyorum. Biz hiçbir zaman özgür olamadık. Hiçbir zaman kendimizi ifade edemedik. Siz hiçbir zaman başörtülü bir hakim tarafından yargılanmadınız. Dolayısıyla bu şekilde düşünüyorsunuz.
Fatih Altaylı: Senin rejimden istediğin ne? Üniversiteye gitmen, kamusal alanda görev yapman dışında ne isteğin var?
Nuray Bezirgan: Ben başörtümle birlikte sosyal hayatta da var olmak istiyorum.
Merhaba diye başlıyor mektubuna ve devam ediyor
Şah"ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.
Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.
Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.
Şah"ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.
Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.
ÜZERİNDE DURMADIK
Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran"ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran"da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.
Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.
Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.
Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.
Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.
Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.
Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.
"Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.
Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!
Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.
Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.
GEÇİŞ SANCILARI SANDIK
Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.
Şiraz"da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran"da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.
Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.
Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..
Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.
Kızların evlenme yaşı 18"den 13"e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.
Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.
Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.
Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.
Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.
REFERANDUM OYUNU
Üç ay önce Humeyni, Paris"te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.
Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.
Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.
Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti"ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"
Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65"inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?
Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam"a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"
Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"
Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.
Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.
Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.
HALKI ANLAYAMADIK
Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.
Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi"ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi"ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.
Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.
Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.
Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.
Örtünmek moda oldu!
Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.
Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.
Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.
Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.
Kaçanlardan biri de bendim.
Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.
(Not: Bu metin, Bahman Nirumand"ın "İran" kitabından derlenmiştir.)
Türkiye"nin İran benzerliği çok şaşırtıcı
ÖNCE bir tespit yapalım:
Diyorlar ki, "Türkiye, İran"a benzemez!"
Yanılıyorlar.
Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:
19. yüzyılda İngiltere"nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.
İki ülke de tarım ülkesiydi.
20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.
Her iki ülke 1920"lerde yeni liderleriyle yönetildi:
İran"da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.
Türkiye"nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk"tü.
Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.
Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.
İran 1940"ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.
İran"da 1951"de, Türkiye"de 1960"ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.
İran"da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.
CIA, İran"daki darbeci Musaddık"ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi"yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.
Türkiye, 1961"de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.
1960"lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.
Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.
Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.
Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.
YEŞİL KUŞAK PROJESİ
Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970"li yılların son dönemini bir hatırlayalım.
Sovyetler Birliği, Afganistan"a girmişti.
ABD"nin kontrolündeki Şah, İran"ı terk etmişti. Türkiye"de büyük bir sol dalga vardı.
Soğuk Savaş döneminde siz ABD"nin yerinde olsanız ne yaparsınız?
İran"da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.
Türkiye"de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.
ABD, Şah"tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran"da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.
Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.
ABD, Sovyetler Birliği"ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.
Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.
Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti"ne izin vermeyeceğim" diyordu.
Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar"ı destekliyordu.
Bahtiyar, ABD ve İngiltere"ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.
Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.
Sonunda Humeyni, Tahran"a geldi. Yerleştiği "Refah Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan"ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.
Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.
Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.
Askerler bu kez Beni Sadr"ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.
Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!
DESTEK ESNAFTAN
İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963"te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye"ye sürgüne gönderilmişti.
Durum aslında bizim Nakşibendiler"e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse...
Türkiye"deki İslami hareketler ile İran"daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?
Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:
Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı.
Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.
Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.
Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran"a benziyor mu?
Hürriyet / Pazar
Soner YALÇIN
İslami rejime muhalefet artarken, torunu Hüseyin Humeyni Irak ziyareti sırasında İran rejimine demediğini bırakmadı.
Sürgünde yaşayan ve daha önce İran'ın ılımlı ve reformcu siyasilerini desteklemiş olan Humeyni,
İran rejimini dünyanın en kötü diktatörlüklerinden biri ilan ederek ABD'nin tıpkı Irak gibi İran'ı da kurtarabileceğini söyledi.
Torun Humeyni, Suudi El Şark El Avsat gazetesine demecinde, ABD'yi 'büyük şeytan' ilan eden dedesinin aksine, "Özgürlük ekmekten önce gelir. Bunu Amerikalılar getirecekse, bırakalım getirsinler" dedi.
Dini, halkı ezmeye alet eden bu rejimden kurtulmak gerektiğini dile getiren Humeyni, İran'ın
demokratikleşmesi için ortaçağ Avrupası'nın despotik kilisesini andıran rejimin gitmesi ve din-devlet işlerinin ayrılmasına ihtiyaç olduğundan söz etti.
Humeyni, AFP'ye de, dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'e mektup yollayarak, halkın İslami rejimin devam edip etmemesine bir refarandumla karar vermesi çağrısı yaptığını söyledi.
Öğrenci hareketini yeni bir devrime dönüşecek
'kartopuna' benzeten ve referandumun kansız değişim için şart olduğunu vurgulayan Humeyni,
Tahran'ı "Dedemin 1989'daki ölümünün ardından iktidara gelenler onun ve İslam'ın adını kullandılar" ifadeleriyle suçladı.
Bush-Humeyni-generaller oyunu
30 Mart 1923
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
|
|